MARIA

Nur Nasuhoğlu

-Hatunlar, namaz vakti hatunlar!

-…. Allah-u Ekber Allah-u Ekber La İlahe İllallah…

– Hayırlı sabahlar hatunlar namaz vaktidir oyalanmayın!

Maria uykulu gözlerle etrafına baktı, sabah hengâmesi başlamıştı. Uykusu gece boyunca kabuslarla bölünmüştü. Kaç gün olmuştu şöyle doyasıya bir uyku uyumayalı, kaç hafta, kaç ay? Buraya getirildiğinden beri Allah’ın her günü daha güneş doğmadan uyanıyor, ellerini ayaklarını, yüzünü ıslatıyor sonra diğer kızlarla beraber en kıdemlinin arkasına geçip namaza başlıyordu. Namaz neydi, nasıl kılınırdı, öğretmişlerdi buraya geldiğinde. Önce göğsüne getirdiği ellerini küçücük kaldırıyor sonra sağ el üstte kalacak şekilde birleştiriyordu. Bir süre öyle bekledikten sonra eğilip kalkıyor en sonunda da diz çöküp birinin önünde yalvarırcasına kafasını yere koyuyordu. Secde diyordu Türkler buna.

Maria dua etmeyi severdi. Önce annesi ardından köy papazı ona dua etmeyi öğretmişti. Ama onlar dualarını Kutsal anneleri Meryemin resimlerinin, İsa peygamberin ikonalarının karşısına diz çöküp ederlerdi. Şimdi böyle boşluğun önünde secde etmek ona garip geliyordu.

Gözlerini kapadı yeniden. Bu bir rüya olsaydı. Olsaydı da gözlerini açtığında kendisini ablalarıyla beraber yattığı saman yatağın üstünde bulsaydı. Bu bir rüya olsaydı da onu uyandıran sesler Teo ve Nikonun gürültüsü olsaydı.

-Bahariye, hadi yavrimu, sabah namazı kaçmaz.

Gözlerini açtı Maria.

Gözlerini açtı Bahariye.

-Ne güzel bir kız bu böyle, maşallah barikallah. Su gibi, latif. Nereden geliyor demişti o gaga burunlu hoca? Hah karşı kıyıdan mı? Âlâ, pekâlâ. Korkma kızım, korkma yavrimu. Burada senin oralardan gelen çoktur. Ben de oralardan geldim biliyor musun? Bir asır oldu sanki, şimdi senin gibi gelenler olmasa hiç hatırlamayacağım, burada doğdum sanacağım… Ah ya… Adın ne senin yavrimu?

-Maria.

-Aaa o gaga burunlu sarayda Şeyhülislam olacağım diye gezinmeyi bilir de bu kızı niye gevur ismiyle dolandırır? Adam sen de. Senden de müftü olursa Ebussuudun kemikleri sızlar, mezarında ters döner hazret alimallah. Eh konuşturma beni Nadir Ağa. Ne diyelim bu kızcağıza? Bugün Hıdırellez, böyle güzel günde gelen bu güzelin ismi de ona uygun olsun, ‘Bahariye’ diyelim sana yavrimu.

Bahariye yataktan kalktı, Mariayı yorganın altında bıraktı. Her sabah Bahariyeydi, her gece Maria. Böyle böyle her gece yeniden kavuşuyordu Mariaya, o mutlu, o tasasız kıza; yeniden kavuşuyordu hâlâ emziriyor gibi süt kokan anasına.

-Bahariye hadi kız, oyalanma!

Sabah namazından sonra buraya tıkılmış onlarca kadın hep beraber bağırış çağırış sabah yemeğini yediler.

-Bahariye yerde olup bitenden hiç tatmadın mı hiç kız sen, hiç mi yemedin rabbimin nimetlerinden? Pek şaşkınsın, pek zayıfsın. Bir dirhem et, bin ayıp örter a benim kızım, hadi bakayım ye sen de. Burada ağzını açarsan hem aç kalır hem açıkta kalırsın.

Bu yemeklere alışamıyordu Maria. Karnı öyle aç, öyle açtı ki hâlbuki. Anasının pirinç çorbası olsaydı, Tatya Ablası’nın kıymalı böreği, Elpida Ablası’nın süt aşı… Çatlayana kadar yerdi. Sofradan üç gün kalkmadan yerdi. Bir görselerdi ona şaşkın diyenler o zaman, hem nasıl yerdi.

Şimdi aç oturduğu sofradan aç kalkıyordu. Kendi safrasını öğürüyordu helada.

Buranın suyu bile bir başkaydı. Saçlarını sert sert etmişti, o ipek saçlarını, o ablalarının her gün örüp örüp çözdüğü ipek saçlarını… Tadı desen kekremsi, insan suya da kanmıyordu burada.

-Aç öleceğim, susuz öleceğim, uykusuz öleceğim. Burada her şeyden yoksun öleceğim, diye düşündü Maria yemediği sofrayı toplarken. Anasız öleceğim, yetim öleceğim…

Annesi duysaydı bu sözlerini kaşlarını çatar sert sert bakardı, sonra ağlardı.

-Mariam, güzel kızım, pembe beyaz kızım ne laflar bunlar, sana ölmekler değil yaşamaklar yarışır, derdi gömleğinin ucuyla gözlerini silerken.

Şimdi nereye siliyordu gözlerini annesi? Durmuş muydu gözlerinin yaşı, dinmiş miydi? İki kızını da bilinmeze yollamasının acısını nereye sığdırabilmişti?

Boş kalmasın, ağlayıp durmasın diye verdikleri dikişlerini aldı Maria. Sen kuş işle, demişti Gülfidan Usta. Usulca fısıldamıştı sonra Marianın dilinde “Kuş işle kızım, annenin en sevdiği kuşu işle bu ipek örtüye. Annen bilir ki o kuşu gördüğünde kızından haber vardır, kızı iyidir…”

Leylek yavrusu işliyordu bu sarı beyaz örtüye Maria. Yanlışlıkla evinden çok uzağa gitmiş ve geri dönmeye çalışan bir leylek yavrusu.

Annesi leylekleri çok severdi. Annesiyle her bahar leyleklerin gelişini beklerdi Maria. Leylekleri görünce sevinirdi koca kadın çocuk gibi. Bereketiyle gelsin, hoş gelsin, derdi kızlarına leylekleri gösterirken. Annesi seviyor diye Maria da severdi leylekleri. Yoksa serçe de güzeldi, saksağan da. Tatya ablası her seferinde sen de bunlar gibi leylek bacaklısın der güldürürdü Mariayı.

-Leylekler gibi ince uzunsun Maria, sen de onlarla uçma bakalım…

Ah Tatyana. Ah Tatyacığı.

O kürk başlıklı adam ormanda kaçarken ayağı takıldıktan sonra yakalamıştı onu. Üstüne çullanmıştı da Maria bir kötülük yapacak diye kolunu ısırmıştı. Sanki yapacak olsa o ısırık engel mi olacaktı? Ah Maria ne biliyordun ki o zamana kadar, ne görmüştün…

O kocaman elleriyle vurup bayıltmıştı Mariayı kürk başlıklı haydut. Uyandığında köy meydanında kendisi gibi perişan halde on beş yirmi kişinin arasında bulmuştu kendini. Tatyacığı yanı başındaydı, demek onu da yakalamışlardı. Ağlamaya başlayan Mariayı sakinleştirmeye çalışıyordu Tatya.

-Maria, Marikam güzelim hişt… Geçecek, üzülme. Hepsi geçecek. Acıyor mu bir yerin?

Tatyaya baktıkça canı daha çok acıyordu Marianın ama kafasını salladı. Tatyanın yaralarının yanında kendisi sağlam sayılırdı. Birbirlerine sımsıkı sarıldı iki kardeş.

Hiçbir şey geçmeyecekti ve bunu bilmenin hiçbir yararı yoktu. Sustular.

Köy halkı gelmeden yakaladıklarını toparlayıp kaldırdı haydutlar. Kaç köy geçtiler, kaç esir daha kattılar aralarına bilmiyordu Maria. Pis bir geminin pis güvertesinde kaç gün yattığını da… Tatya yanındaydı, sarılıyordu, annesi gibi kokuyordu, evi gibi kokuyordu… Dayanamasa da ölmüyordu.

Bu koca şehre geldiğinde seslerin, sözlerin, suretlerin birbirine girdiği ve başka hiçbir şeye benzemediği bu koca şehre geldiğinde bir kez daha sarsıldı Maria. Burada nasıl yaşayacaktı?

Kocaman bir pazar yerine getirdiler onları. Gelen giden bakıyor, sağını solunu elliyor, ölçüp biçiyorlardı. Çok geçmedi, gaga burunlu, ipek kaftanlı, kocaman sarıklı bir adam geldi. Kafiledeki kızlara baktı tek tek. Bu, dedi, Mariayı göstererek. Maria, Tatyaya yapıştı. İki kardeşin gözyaşları birbirine karıştı.

-Ne kadar istiyorsun buna?

-Hoca Efendi malın iyisini istiyorsa kesenin ağzını açacak, dedi, sırıtarak Selim.

-Uzun etme efendi, kaça bu cariye?

İki adamın arasında uzun bir pazarlık başladı. İçinden bildiği tüm azizlere dualar ediyordu Maria. Tatyadan da ayrılırsa yaşayamazdı. Sonunda anlaştı hoca ile haydut. Maria ağlamaktan o gün ölmediyse bir daha ölmezdi. Hoca, iki kardeşi ayıramayan adamlara kızdı, söylendi bir müddet. Kardeş olduklarını duyunca Tatyayı da süzmeye başladı. Hocalığına halel gelmeyeceğini bilse tombul bacaklarına yakından bakacak, kalçasını eliyle tartacaktı. Bu balık etli kızı da beğenmişti beğenmesine ya, iki tane cariye almaya lüzum var mıydı? Küçük olan pek toydu gerçi, yatakta şimdilik pek işine yaramazdı. Öteki hem daha büyüktü, hem de iş bilir gibiydi. Ama küçüğü bırakıp onu almak da içine sinmiyordu, öyle su damlası gibi kızı başkasına kaptırmak istemezdi.

-Hoca efendi almayacaksan malın önünü kapatma. Bu güzellikle ikisini de ikindi çıkışına kadar satarım evelallah.

Hoca bir o elinde bir bu elinde şakırdattığı tesbihiyle iki kızı işaret etti,

-İkisini de alıyorum efendi, hadi oyalanma.

İki kardeş gaga burunlu hocanın evinde yıkanmışlar, yeni giysiler giyinmişler, aylar sonra ilk kez doğru düzgün yemek yemişlerdi. İki kardeş dilini bilmedikleri, kendilerine her haliyle yabancı bu evin ve insanların içinde birbirlerine sarılarak uyumuşlardı her gece. Burada beraber kaldıkları günlerde önce birkaç kelime öğrenmiş sonra Müslüman edilmişlerdi. Bu evin haremi küçüktü; bir koca anne, birisi orta yaşı geçmiş birisi Tatyadan biraz büyük iki kadın efendi, bir kahya kadın, üç de hizmetli. Koca anne ne derse o olurdu. Tatyayı görür görmez sevmiş Mariaya ısınamamıştı. Gençti, güzeldi ama sinamekiydi. Ama Tatya öyle miydi, güzelliğinin yanında gürbüzdü, belli becerikliydi de. Tatyanın adını o değiştirdi; Hatice. Tatyaya da benziyormuş, kolay öğrenirmiş.

-Bununkine karışmam, kime götüreceksen o versin adını.

Gaga burunlu oğlu Mariayı Sultana hediye edecekti. Sultanın birbirinden güzel kızlarının olduğu hareme de anca Maria gibisi yakışırdı. Soğuktu, yabaniydi ama haremde onun hakkından gelirlerdi nasılsa. Kimleri adam etmişti o harem, kimleri kölelikten efendiliğe getirmişti, kimleri Sultana sultan yapmıştı.

Ara sıra canı çekse de Mariayı, kendisini zapt etti. Sultan bu kızı beğenirse Anadolu kadıaskerliği cebindeydi. Hatta belki Rumeli kadıaskeri olurdu, baş kadı. Oradan da ver elini Şeyhülislamlık. Koca imparatorluğun fetvalarını o verecekti, yeri gelecek Sultan onun fetvasının üstüne söz söyleyemecekti. Bunları düşününce Mariaya olan iştahı geçiyor, ellerini oğuşturuyordu hırsla. Hem Tatyacığı ona yetiyor da artıyordu. O geldiğinden beri nikâhlı karılarına uğramaz olmuştu. Başta çok ağlamıştı, çok direnmişti Tatya ama sonunda bırakmıştı kendini. İlk gece Tatyanın koynuna sokulduğunda heyecandan tombul vücudu titremişti. Kızın bakire çıkmamasına canı sıkılmıştı ama kimseye bir şey dememişti. Koca annesi duysa “Niye bakmadan, baktırmadan aldın alık hoca? Elin artıklarını mı getirdin eve, puu sana!” diye kızardı şu yaştaki oğluna. Oysa şimdi Hatice onun da en sevdiği cariyesiydi, her hizmetine onu döndürüyordu.

Maria biraz daha yol yordam öğrenince onu evdeki kadınlara hazırlattı. En güzel kumaşlardan giysi diktirdi. Mis kokular sürdürdü narin vücuduna. Beyaz gerdanına altın bir kolye yaptırdı. İki kardeşin kollarını zor çözdüler o gün, ağlamaktan canları çıkmıştı. Tatyanın koluna girdi hoca.

-Ağlama Tatyam, ne zaman istersen görürsün kardeşini. Hadi ben dönene kadar hazırlan.

Maria o cumbalı evlerin olduğu sokaklardan çıkıp tek katlı derme çatma evlerin sokaklarına ne zaman geldiğini, oradan dünyanın göbeği heralde burası diye içinden geçirdiği sarayın meydanına ne zaman geldiğini hiç bilmiyordu. Bir yandan ağlıyor, bir yandan etrafının sürekli değişen çehresine bakıyordu. İlk kapıdan nasıl geçtiler, ikinci kapıda neden arabadan indiler, neden kaçar gibi koşarak getirdiler bu kubbeli yere onu da bilmiyordu. Önce şişman denmeyecek kadar şişman kara bir adam ıhlayarak geldi yanlarına.

-Bu mu cariye, Hüsrev Hoca?

Cevabı beklemeden koca kapıya vurdu.

-Kahya! Havva Kahya! Hüsrev Hoca Sultan’ın hediyesini getirdi, aç kapıyı!

Kendi kendine açılmış gibi duran kapının aralığından iter gibi atıldı içeri Maria. Gözlerini oğuşturup yeniden baktı, bu kadar kadını bir arada köyünde bile görmemişti. Hemen sarıldı etrafı. Kimisi saçlarına, kimisi gerdanlığına kimisi yüzüne bakıyordu. Kahya kadın bağırınca hepsi çil yavrusu gibi dağıldı.

Leyleğin gözünün üstüne Marianın gözünden bir yaş damladı. Tatyadan ayrıldığı günün acısı köyünden, annesinden ayrıldığı günden bile fenaydı. Hiç geçmiyordu da. Kaç ay olmuştu şuraya geleli, hâlâ ilk günkü gibi tazeydi.

Havva kadın, haremi teftişe çıkmıştı. Gözünün yaşını hemen sildi Maria. Burada en çok ondan korkuyordu. En büyük sultandan Valide Sultandan değil de bu kısacık boylu kadından korkuyordu.

Geldiği gibi hamama sokmuştu Mariayı Havva. Anasından doğduğu günkü gibi soymuştu onu. Önce ağzını açtırıp dişlerini yokladı, sonra saçlarının diplerine kadar baktı biti, piresi var mı diye. Her tarafına didik didik bakmıştı, her yerini mıncıklamıştı. En son hamamdaki soğuk taşın üstüne oturtup bacaklarını açtırdı. Utanan, bacaklarını kapamaya çalışan Mariaya bir tokat attı ki kürk başlıklı haydutunki yanında hafif kalırdı.

Gördükleri hoşuna gitti kâhyanın. Azıcık yontulunca altın yoldan geçirilip Sultan’ın odasına koyulabilirdi. Ama bu yabanilikle değil. Nasılsa adam ederdi onu Havva, o kimleri elinden geçirmemiş, kimleri kadın efendi edip kimleri attırmamıştı yaka paça. Valide Sultan’ı he deseydi yeterdi ona.

Havva, yan yan süzerek geçti Marianın yanından. Tam nefesinin koyverecekti Maria, erkek gibi sesiyle bağırdı.

-Bahariye Hatun!

-…

– Nesime Kalfanın yanına davran, yeni entariler geldi. Sana da uygun birini bulsunlar.

Nesime Kalfanın yanına gittiğinde onu renk renk parlak, saten kumaşlar arasında buldu.

-Hah güzelim geldin mi? Bak bakalım bu kırmızıyı sever misin? Yoksa şu şeker pembeyi mi istersin?

Cevap beklemiyordu Nesime Kalfa. Elindeki giysileri üzerine tutup bakıyordu.

-Kırmızı! Kırmızı o beyaz tenini çıkarır, o ipek saçlarının ışığını arttırır Bahariye Hatuncuğum. Sultanımız efendimiz de kırmızıyı pek sever, bilir misin?

Nereden bilsindi Maria, Sultan hangi rengi sever, hangisini sevmez… Bir kere görmüştü uzaktan, uzun boylu yakışıklı silüetini, o kadar. Ne sever, ne sevmez bilmezdi. Yüzü neye benzer, sesi nasıldır, bilmezdi. Nereden bilsindi…

Kırmızılar arasından bir sürü entari denetti Nesime Kalfa, Mariaya. Hepsinin iç entarileri, başlıkları, pabuçları ayrıydı. Sonunda, en beğendiğini giydirdi. Etekliklerini düzeltti. Alıcı gözle bir daha, bir daha baktı Mariaya.

-Bahariye Hatuncuğum gel seni, Havva Kahyaya götürelim.

Gelinlik kız gibiydi Maria, yeni entarisinin içinde. Nesime Kalfa ile beraber Havva Kahyanın odasına giderken yanlarından geçtikleri cariyeler ellerindeki işi, dillerindeki fısıltıyı bırakıp uzun uzun bakıyorlardı Mariaya. Kimisi kıskançlıkla, kimisi merhametle süzüyordu.

Maria oldum olası sevmezdi böyle izlenmeyi ya, şimdi daha da rahatsız olmuştu. Sanki etine iğneler batırıyordu görünmez eller. Bakışlarını nereye kaçıracağını bilmeden, kendisine bir ton gibi gelen elbisesinin içinde terden sırılsıklam olmuştu. İki adımlık yol ona bir yıl gibi gelmişti.

Kahya kadın kocaman erkek sesiyle bağırdı kapıya vuran Nesime Kalfaya:

-Gel hatun, gel. Hazırladın mı; Âlâ, pekâlâ. Geç bakayım şöyle pencerenin önüne Bahariye Hatun.

Pencereden bakınca Maria gökyüzünde gündüzün artık zayıflamaya başlayan ışıklarını görmüştü, ikindiydi vakit. Zamanı geçirmişlerdi demek o çulun çaputun içinde.

-Nesime, yak bakalım şu gaz lambasını. Gözlerim görmüyor eskisi gibi.

İyice baktı Mariaya Havva Kahya. Elbisesinin her telini, pabuçlarının topuklarını, başlığındaki tülünü, iç etekliğinin rengini, dantelasını, baştan aşağı her şeyini didik didik etti o hamamdaki gün gibi. Maria titriyordu, elleri ayakları onun değilmiş gibi buz tutmuştu korkudan.

-Gel bakalım hatun, Valide Sultanım da bir görsün seni.

Havva Kahyanın arkasından küçücük adımlarla yürüdü Maria. Nesime Kalfa sırtından desteklemese onu da yapamayacaktı.

-Validem, Sultanım destur var mıdır?

O erkek sesi nasıl incelmişti kahyanın…

-Gel Havva, gel. Bu hatun mu aslanıma layık dilber?

-Budur Sultanım, biz Bahariye dedik bu kulunuza ama siz başka bir isim uygun görürseniz değiştirelim.

-Bahariye… Âlâ. Yakışır isim seçmişsin, aferin.

Gözlerine yaşlar hücum etti Marianın. Onun bile olmayan ismini, Bahariyeyi bu erkek sesli karı bulmamıştı ki göğsü kabarsın böyle. Mariayım ben, diye bağırmak istiyordu. Bahariye falan değil benim adım. Mariayım annemin Marikasıyım!

Sesi yoktu ki… Nasıl bağırsın?..

Hem ne fayda?! Onlar değil miydi efendi? Onlar değil miydi sahip?

İsterseniz değiştirin dememiş miydi az önce bu meymenetsiz suratlı Havva? Maria sesi, sözü olmayan bir bebekti yalnızca, küçükken Dimitri abisinin yaptıklarına benzeyen. Ah nasıl severdi o bebekleri Maria… Abisi küçük marangozhanesinde yapardı onları her Noel arifesinde. Tatyaya tarak, Elpida ve Mariaya bebek, Niko ve Teoya sapan…

-Kaldır kafanı hatun!

Valide Sultan Mariaya sesleniyordu. Yavaşça kaldırdı gözlerini yerden Maria. Bir an bir merhamet kırıntısı görür gibi oldu Validenin hâlâ çok güzel olan yüzünde.

-Bahariye Hatun, pek tazesin, pek latifsin. Seni bu gece aslanıma götürecekler. Onun gönlünü hoş et ki yarın gece bir daha çağırsın. Sonra bir daha. Akıllı ol, uslu ol ki aslanım senden memnun kalsın. Dediklerimi yaparsan, bir de aslanıma bir evlat verirsen burada rahat edersin. Sakın ola bir huysuzluk, bir asilik yapma. Kendini farelerin cirit attığı zindanda bulursun. Hadi bakalım, hazırlıklarını tamamlayın Havva Kalfa.

Validenin önünde yerlere kadar eğilip geri geri çıktılar odadan. Buraya geldiğinde isminden sonra ilk öğrettikleri şeydi bu; hanedanın hiçbir üyesine kıçını dönemezsin.

İkindi ezanı sarayın odalarını doldururken Havva Kalfa hızlı hızlı bağırdı. Yine o erkek sesine dönmüştü Validenin yanından çıkınca.

-Haydin Nesime. Haydin Gülfidan. Bu kızı bir güzel yıkayın hamamda, en güzel kokuları sürün. Saçlarını güllü sularla durulayın. Yatsıdan sonra Sultanımızın kapısında olsun. Sakın ha geç kalmayın.

Nesime Kalfa, Gülfidan Usta ile beraber bebek gibi ovdular Marianın her yerini. Lavantalar, karanfil yağları sürdüler. Beyaz sabunla yıkadıkları saçlarını gül sularıyla duruladılar. Topuklarını, dirseklerini merhemlerle yumuşattılar. Kuruladıkları saçlarını tel tel tarayıp iki yandan ördüler, örüklerin göğsünün üzerine bıraktılar. Tüm bunları yaparken Gülfidan bir türkü tutturdu inceden, ne diyordu, sözleri bilmiyordu ama Maria’nın içine içine akıyordu.

Yeni doğmuş bebeği giydirir gibi nazikçe giydirdiler Mariayı. Önce dantelalı iç entarisini. Sonra gerdanını ortada bırakan kan kırmızı elbisesini. Altın sırmalı pabuçlarını küçücük ayaklarına geçirdiler sonra. Başlığı takıp tülü örterken yüzüne Nesime, hoca yatsı ezanını okumaya başladı.

-… Allah-u Ekber Allah-u Ekber….

Yüreği hop etti Marianın. Saatlerdir, oyuncak gibi başkalarının eline bıraktığı vücudu titreyerek kendini buldu nihayet. Ne yapacaktı Allah’ım, ne yapacaktı?! Nereye kaçacak, nereye saklanacaktı?

-Bahariye Hatun… Bahariye… Kızım… Maria… Marika. Güzel kızım, ha gayret kızım. Kesilmeye gitmiyorsun ya, Sultanımız efendimize gidiyorsun… Kaç cariye senin yerinde olmak ister, biliyor musun sen? Sakın ha kızım, sakın bir çıbanlık yapma. Hayatın kurtulur be kızım…

Kulaklarının uğultusundan zor duyuyordu Gülfidan’ın sözlerini Maria. Elleri terden sırılsıklam, kalbi ağzında ha öldüm ha öleceğim diye düşünüyordu. Biraz daha yaklaştı Gülfidan.

-Maria kızım, Sultanımızı memnun edersen o da seni memnun eder. Sen onun gönlünü kazan bir bak, ablanı da aldırırsın yanına. Bakarsın anana, kardeşlerine de haber yollarsın, sen yeter ki gönlünü et Sultanımızın.

O an bütün sesler, görüntüler durdu. Ayağının altından kayan zemin durdu. Gözlerine vahşi bir parıltı geldi oturdu Marianın.

-E mi kızım, e mi Maria?

Ağzını açıp bir şey diyemedi Maria önce, ağzını açsa sanki kusacaktı bütün iç organlarını. Başını salladı yavaşça. Derin derin soludu kendi kokusunun yayıldığı havayı.

-Tamam, dedi usulca. Söz.

Koca kapı gürültüyle açıldı. Havva kahya bağırdı.

-Hazır mısın Hatun?

Hazırdı. Bir adım önce çıktı.

-Besmeleyle atalım adımımızı eşikten. Mübarek olsun. Tohumun bereketli, karnın dolu olsun. Haydin Bismillah!

Önünde Nadir Ağa ile ardında Havva Kahya eşiği geçmeden önce arkasına döndü bir an Maria, Nesime ve Gülfidan’ın şefkatli anne gözlerini gördü. Hazırdı.

Adımını attı. Bahariye şimdi altın yoldaydı.

Hızlı İletişim
Merhaba. Size nasıl yardımcı olabiliriz?