KIRMIZI BİSİKLET

Rabia Candan

Günlerden cumartesiydi. Hava, henüz aydınlanıyordu. Kardeşleri hala derin uykudaydı. Kalktı, camdan dışarı baktı. Hemen evlerinin yanındaki kocaman gri fabrikanın bacasından çıkan simsiyah dumanlar gökyüzünü örtmüştü. Bazı günler fabrika çalışmazdı, öyle günlerde kardeşleriyle doyasıya gökyüzünü izler, bulutları çeşitli şeylere benzetme oyunu oynarlardı. Köşesi kırık camdan içeri giren sabah rüzgarı içini titretti. Baş ucuna koyduğu kıyafetlerini aldı. Pantolonunu giydi, üzerinden düşmesin diye eski püskü kemerini sonuna kadar sıktı. Tişörtünü geçirdi, sağ omzundan atleti görünüyordu.

Yerde yan yana yatan kardeşlerinin üzerine basmamaya çalışarak parmak ucunda çıktı odadan. Yüzünü yıkamak için banyoya girdi. Duvarda asılı yarım aynada gözlerine baktı. Ağlayarak uyuyan çocukların gözleri sabahları böyle bakıyordu demek. Tıkırtılarına ilk uyanan annesi oldu. Sabahın o saatinde annesi daha bir zayıf, daha hasta göründü gözüne. Annesi yıllardır hastaydı. Varlıklı ailelerin evlerine temizliğe gider, öyle yorulur öyle bitkin düşerdi ki ertesi gün yataktan kalkamazdı. Annesinin arkasından mutfağa girdi, incecik kemikli bacaklarına sarıldı. Annesi, Uyandın mı kuzum?” diyerek başına bir öpücük kondurdu.

Bir çay koyayım, sen de şunu al. Akşam da bir lokma yemedin.” diyerek bir parça ekmek koparıp verdi. 

Kadın dermansız elleriyle rafa uzanıp çay bardağını alırken kayan bardak mutfağın beton zeminine düşüp bomba gibi patladı. Anne oğul korkuyla sıçrayıp gözlerini kapıya diktiler. Çocuk annesinin arkasına saklandı, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Kapıda dev gibi cüssesiyle babası göründü. Üzerinde halka halka yağ lekeleri olan atletini çizgili mavi pijamasının içine sokmuş, gözleri kan çanağı gibiydi. 

Sabah sabah ne lan bu gürültü! Bir gün huzur verin insana!” 

Çocuk elindeki ekmekle donup kalmıştı. Kıpırdamazsa görünmez olacağını umuyordu. Ama böyle zamanlarda korku insanı daha görünür kılar. Adam hırsla çocuğa doğru yürüdü. 

Ooo afiyet olsun paşam!”
Çocuğun eline öfkeyle vurup ekmeği yere düşürdü.
“Yok öyle bedavadan ekmek! Çalış, hak et bakalım! Defol!” 

Gözlerinden akan yaşları durdurmaya çalışmadan koşarak çıktı evden. Kapının önünde duran iki tekerlisini aldı, iki eliyle paslı demir sapları sıkıca kavradı. Yaprak gibi titriyor, duyduğu öfke küçük bedenine fazla geliyordu. Gözyaşları dinene kadar koştu. Dermanı kalmayınca yürümeye başladı. Çok çok uzaklara gelince rahatladı. Büyük marketin hemen yanındaki ilk durağı gözüne çarptı. Resmen hazine bulmuştu. Bir sürü boş koli, pet şişeler, kağıt doluydu. Hızlıca alıp büyük beyaz çuvalına doldurmaya başladı, elini çabuk tutmazsa büyük çocuklar gelir, onu hazinenin yanına bile yaklaştırmazlardı. Çuvalını neredeyse doldurmuştu ki gözüne incecik parlak bir kitap çarptı. Yepyeniydi. İlk sayfayı açtı. Bir bisiklet resmi gördü. Üzerinde İstediğin renge boya.” yazıyordu. Boyası olsa ne renge boyamak isterdi? Ne bir kere bile boyası olmuştu ne de bir şey isteyip istemediği hiç sorulmuştu. Ama sorulsaydı kesin kırmızıya boyamak isterdi. 

Günlerden cumartesiydi. Okul tatildi. Gözlerini açınca hemen camdan dışarı baktı, tek bir bulut bile yoktu. İçi sevinçle doldu. Mutfaktan mis gibi poğaça kokuları geliyordu. Annesi göründü kapıda.

Uyandın mı kuzum?” 

Perdeleri açıp güneş ışığını odaya davet etti. Ardından çocuğa doğru şefkatle eğilip başına bir öpücük kondurdu. 

Hadi kalk bakalım, kahvaltı hazır!”
Annesi koşar adım mutfağa gitti, bugün her zamankinden daha güzeldi. 

Çocuk kalktı, banyoya gitti. Yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Kar beyazı havluya uzandı, yüzünü silerken havlunun mis gibi kokusunu duydu. Aynada kendine baktı, mavi gözleri uyku mahmuruydu. Güzel rüyalar gören çocukların gözleri böyle bakıyordu demek. 

Annesi fırından çıkardığı sıcacık poğaçadan bir tane verdi çocuğa. Yanına da süt… Bir ısırık almıştı ki babası göründü kapıda. 

Günaydın paşam!” 

Adam neşeyle çocuğa doğru koşup kucakladığı gibi omzuna aldı. Elleriyle çocuğun minik ellerini kavrayıp mutfakta daireler çizerek koşturdu. Çocuk gülmekten neredeyse yere düşecekti. 

Benim oğlum büyümüş de iki tekerliye binecekmiş bugün.” diyerek omzundan indirip sıkıca sarıldı adam. 

Kahvaltıdan sonra garaja gittiler, babası yedek tekerleri çıkarırken ondan mutlusu yoktu. İki tekerlisiyle bol vakit geçirecekti bugün. 

Kırmızı bisikleti güneşte daha bir güzel parlıyordu. Babası bir eliyle gidonu, diğer eliyle koltuğu tutuyordu. Bir süre böyle ilerlediler, dengesini kurduğu anda babası ellerini bıraktı. Annesi heyecanla videoya alıyordu. Çocuk sevinç çığlıkları atıyordu. İki tekerli artık büyüdü demekti. Bütün mahalleyi dolaşacaktı. Yokuştan kendini bıraktı, rüzgar sarı saçlarını okşuyordu. 

Kitabı rulo yapıp kocaman arka cebine koydu. İki tekerlisinin saplarından asılıp tam yola koyulacakken sağ tarafından gelen bir darbeyle yere serildi. 

Gözlerini açınca koşarak gelen iki çift ayak geçti gözlerinin önünden. Hemen yan tarafında yerde yatan sarı saçlı çocuğu kaldırıp korkuyla peş peşe sormaya başladılar: 

– Oğlum iyi misin?
– İyi misin oğlum? Korktun mu?
– Dizi kanıyor Hakan, hemen hastaneye götürelim başını da çarptı. 

Çocuğun dizi kanıyordu, dirseği de yüzülmüştü. Sağ kaşının üstünden kan sızıyordu. Hakan yerde yatan çocuğu fark etti, yaklaştı, boynundaki damar seğiriyordu. Gözünden ateşler saçıyordu.

Kör müsün? Kocaman yolda gelip çocuğuma nasıl çarptın?” diye haykırdı. 

Çocuğun kömür rengi gözlerine bir bulut indi. Ben de birilerinin çocuğuyum. Ben de çocuğum!” diyemedi.

Güçlükle yerden kalkıp toparlandı. Yere düşen boyama kitabının sayfaları açılmış, bisiklet resminin üzerinde kocaman bir ayak izi oluşmuştu. Kitabı elleriyle silkeledi. Rulo yaptı, arka cebine koydu. Kanayan dizine değil de pantolonunun yırtılmasına üzülüyordu, babası görünce kesin çok kızacaktı.

 

Editör: Kemal Oruç

Hızlı İletişim
Merhaba. Size nasıl yardımcı olabiliriz?