KENTTEN İNDİM KÖYE

Hatice Çakmak

Bir yeri tanımak istiyorsanız, size tavsiyem; o yerin meydanına gidip etrafı seyredebileceğiniz bir yere oturun. Güneş hangi dağdan doğuyor, hangi çalılığın arkasında batıyor, önünüz sıra geçip giden insanların yüzlerine bakıp sevinç ve üzüntülerini görün. Telaşlarının yönü neresidir, kim kiminle geçimli veya husumet halinde, hangi sevda kimin başında tütüyor izleyin. Kim yerli, kim sonradan gelme kim kabul görmüş, kim huzurdan azade… Tavla oynayanları takip edin meselâ; zarlar çok şey anlatır, okumayı bilirseniz. Hırs ve hüsranı açık eder zarların üstündeki sayılar. Başıboş dolaşan hayvanlara nasıl davranıyorlar bakın bakalım; itip kakıyorlar mı, başını okşayıp yiyeceğini paylaşan var mı? Her şey görünür meydandan yayılan hayatta. Ezan okuyan müezzinin sesinden bile anlarsınız, orası huzurlu bir yer midir, yoksa değil midir?

“Vay be, ne şiirsel yazarmışım!” Tourkey isimli aylık gezi dergisinde Bakir Yerler Keşif Sorumlusu olarak çalışan Arda Kâşif, günlerdir üstünde uğraştığı yazıdan son derece memnundu. Bir ay sonra hem derginin Kâşifin Gezi Defteri köşesinde, hem de kendi blog sayfasında yayımlanacak olan keşif notlarının giriş bölümü neredeyse hazırdı. Henüz dergiye tebliğ etmemiş olsa da, umulan odur ki, bu onun keşfe çıktığı son gezi olacaktı.

Soranlara, “Çalışmaktan yoruldum…” diyecekti ama tabii ki nedeni bambaşkaydı. Başarılı bir kâşif olduğu için yazdığı yazılar çok takip edilip övgü almaktaydı. O kadar ki, takipçilerinden bazıları iş teklifinde bile bulunmuştu. Artık kesesi kabarık müşterileri ve farklı bir misyonu vardı; “Talebe uygun araziyi bul, satıştan yüklü komisyonunu al.” diye sırıtarak hatırlattı kendine. Başarılı olursa- ki buna hiçbir engel yoktu-biti kanlanan her çalışan gibi o da istifayı basıp emekli olmak için yaşlanmayı beklemek zorunda kalmayacaktı.

Nisan ayının ilk günü; Arda Kâşif motosikleti ile son hız güneye doğru yol alırken, kimseciklerin bilmediği İsyanköy’ün muhtarı Hüseyin, yeni yeni çiçek açan narenciye ağaçlarının çevrelediği köy meydanında otuz yıldır yaptığı gibi, gelip geçen köy ahalisini selamlayıp, hal hatır sormaktaydı. Gençliğini bu köye adayan muhtar Hüseyin’i pek severdi İsyanköy ahalisi. Ondan önceki muhtar olan babasını da çok severlerdi. Karısı Hakk’ın rahmetine kavuşunca, Hüseyin’i genç yaşta Ankara’da yatılı okula göndermişti. Nedense, Hüseyin askere geç gitmişti. Tezkere almasına bir gün kala, muhtar baba traktör altında kalmıştı. Zavallıcığı ne ettiyseler kurtaramamışlardı. Zaten edilecek de bir şeycik yoktu; en yakın hastane yüz elli kilometre ötedeydi. Yine de gidilirdi gidilmesine de, kimsede araç yoktu. Yirmi sekiz yaşında askerden dönen Hüseyin’e baş sağlığı dileyip çaresizce “Mukadderat…” demişlerdi. O gündür bugündür Hüseyin’in muhtarlığını bildiler ama Ankara’da okuyup Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduğunu hiç bilmediler. Hep köylünün yanında durmasından, İsyanköy’ün çıkarlarını gözetmesinden de şüphelenmemişlerdi.

Arda yedi saattir yoldaydı ve artık bir mola vermesi gerektiğini düşündü ama dinlenebileceği uygun bir yer göremiyordu. Süratin etkisiyle kaskının siperliğine yapışan sineklerden de pek bir şey seçemez olmuştu. Neredeydi acaba? Anayoldaydı, orası kesindi. Sağ tarafı sıkça ağaçların olduğu ormanlıktı. “Anayoldan gidersem neyi keşfedebilirim ki?” diye düşünüp, önüne çıkan ilk açıklıktan sağa doğru izbe bir yola saptı. Engebeli, taşlık ve yer yer çamurla kaplı dar patikada motosikleti sürmek epey zordu ama “Amaç keşif değil mi?” diyerek yılmadan devam etti. İki saatte ancak on beş kilometre yol alabilmişti. Artık karşısına bir şeyler çıksa iyi olurdu. Az ilerde köhne kulübeyi görünce gülümsemeye başladı, “Nihayet.” Kapıda odun kıran yaşlı adama yaklaşıp; “Merhaba amca, buralarda yemek filan yiyebileceğim bir yer var mı?” diye sordu. Yaşlı adam bakışlarını kaldırmadan, “Az daha ilerle, köy meydanına varırsın.” dedi. Arda başı ile teşekkür edip, suyun kokusunu almış at gibi, motosikletine ani gaz vererek coşkuyla devam etti. Güzel bir yer keşfetmek üzereydi. Hissediyordu.

Yaşlı adam doğru söylemişti. Dar patikanın sonu gerçekten de köy meydanına çıkıyordu. “Bana madalya filan vermeleri lazım.” diye düşündü, zorlu parkuru başarı ile geçmiş bir sporcunun gururlu ifadesi belirdi yüzünde. Meydanın girişindeki büyük meşe ağacının altında durup, motosikletinden indi. Deri montunu çıkarıp oturağın üstüne attı. Başını eğip kaskını sıyırdı. Terden birbirine karışan uzun kumral saçlarını savururken Arnavut kaldırımını fark etti. İstanbul’da gördüğü kaldırımlara hiç benzemiyordu; ufak beyaz çakıl taşlarıyla geometrik bir şekil yaratılmıştı. “A, spiral mi bu? Vay be, sanat eseri gibi!” diyerek hayretle zemini izledi. Spiral desenin üzerine; çivit mavisi beş ahşap masa, masaların etrafında da yeşil, sarı, pembe ve turuncu renkli dörder sandalye konulmuştu. Biri hariç diğer masalar boştu. İri yarı bir adam masada oturan başka adamın kulağına bir şeyler fısıldayıp gitti.

“Merhaba, burası neresi?” diye sordu Arda. “Siz nereye varmak niyetindeydiniz?” diye soruya soru ile cevap verdi oturan adam. Tok sesinde hem yumuşak bir dinginlik, hem de sorgulayan zihin bulandırıcı felsefi bir tını vardı. “Aslında ben de bilmiyorum.” diye itiraf etti Arda. “Buyurun, bir çay ikram edeyim, biraz soluklanın.” diyerek masasına davet etti adam. Teklifi ikiletmeden hızlıca bir sandalye çekip oturdu. O kadar uzun yolculuktan sonra sıcak çaya kim hayır diyebilirdi ki? Adam, dirseklerini sandalyenin kolçaklarına dayayıp, iki elinin parmak uçlarını çatı şeklinde birleştirerek, “Adım Hüseyin, bu köyün muhtarıyım.” dedi. Arda, demek muhtarsın, anlamında kaşlarını yukarı kaldırıp, not tutuyormuş gibi Hüseyin’i incelemeye koyuldu; Ten: buğday. Saç: Kısa, sarışın, şakaklar ağarmış. Boy: Orta. Kilo: Normal, hafif ayva göbeği. Yüz: Oval. Elmacık kemikleri çıkık. Tahminler: Yörük. Yaş; en fazla altmış. Tavır: Buralar benden sorulur. Ses: ahenkli, tok, sakin. Şahsi yorum: Seslendirme sanatçısı olabilir… “Ee, anlatın bakalım, sizi hangi rüzgâr attı buraya? Kimsiniz, kimlerdensiniz, ne iş yapar, nereden gelip nereye gidersiniz?” Muhtarın tek nefese sığdırdığı soru yağmuru ile Arda zihin notlarından çıkıp, “Şey… ben de Arda Kâşif. Şey için geldim, e.., gez… gezmeye filan.” diye kekeledi. Heyecanlandığında veya yalan söylediğinde hep kekelerdi. Muhtar, çekik yeşil gözlerini daha da kısıp ince bir çizginin aralığından bakarak, “Neresi olduğunu bile bilmediğiniz bir yeri mi gezmeye geldiniz?” diye sordu. Arda, sınavda kopya çekmeye çalışırken yakalanan çocuk gibi bir an donakaldı. “Saatlerdir yoldayım da, yorgunum. Kalacak otel, pansiyon filan var mı buralarda?” diye sorunun yönünü değiştirdi. Sabırlı bir adamdı Hüseyin, tüm soruların cevabını bir günde almak için ısrar etmedi. “Ziyaretçilere pek alışık olmadığımız için, maalesef size konforlu konaklama olanağı sunamayız. Elbette, Tanrı misafirini de geri çevirecek değiliz…” Etrafına bakınarak, “Siz çayınızı içedurun, ben hemen dönerim.” diyerek yerinden kalkıp portakal ağaçlarından dibinde, elindeki bastonla ayakta zor duran, yaşlı bir adamın yanına gitti. Arda, ince purosunu yakıp çayından bir yudum içti. Cebinden çıkardığı cep telefonunu masaya koydu. Puronun çikolata kokusu eşliğinde etrafı seyredip keşif notlarına kaldığı yerden devam etti;

İlkbahar. Kaçıp taze başlangıç yapmak isteyenler için en doğru mevsim. Tüm mesele, nereye? Ağaçlara, kuşlara, temiz havaya… Gittiğiniz yeri tanımak istiyorsanız eğer; ağaç gövdelerini inceleyin, kabuğuna çentilmiş âşık isimleri var mı? Saksıdaki çiçeklere bakıp; rengârenk sardunya, teneke kutularda ortanca, ev boyu begonvil arayın. Kadınlarına bakın; başları dik, duruşları onurlu, gülüşleri sevecen mi? Ve erkekleşmemiş mertlik arayın yüzlerinde. Burnunuzu göğe kaldırıp koklayın, o yerin havasında davet var mıdır diye…

Bastonlu adam ile muhtar ayaküstü bir şeyler konuşuyorlardı. Ne dedikleri pek duyulmuyordu ama adam bir ara celallendi. Kırış buruş olmuş suratını daha da buruşturup, “Yaban olmaz!” deyip önce bastonunu, sonra başını iki yana salladı. Muhtar nasıl ikna etti bilinmez, adam önce çenesini kaşıdı sonra “peki” anlamında başını sallayıp, boşta olan elinin iki parmağını havaya kaldırdı. Bu sefer de muhtar başı ile onayladı, “İki gün.”

Muhtar ve yaşlı adam masaya geri geldi. “Arda Bey, Sıddık ağabey sizi iki gün misafir edecek.” Sıddık yine iki parmağını gösterip “İki.” dedi ama bu sefer Arda’ya bakarak. Muhtar göz ucuyla Sıddık’a bakıp, “Eğer daha uzun kalmaya niyetiniz olursa, başka bir çözüm bulacağız artık.” Arda ayağa kalkıp, “Size zahmet filan vermiyorumdur umarım, çok teşekkür ederim Sıddık Bey…” deyip tokalaşmak için elini uzattı. Sıddık “Sanki asker arkadaşım, fesuphanallah!” diye homurdandı. “Hadi, ne duruyorsun? Düş önüme!” emrini verip yürümeye başladı. Arda, alelacele not defteriyle montunu kapıp, peşinden fırladı. Sıddık yaşından beklenmeyecek bir hızda yürüyordu. “Keramet bastonda filan herhalde?” diye düşündü şaşkınlık içinde. “Sıddık Bey, benim motosiklet şurada, arkaya binebilecek misiniz?” dedi, yanında tempolu yürürken. Sıddık komut gelmiş gibi aniden durdu. “Dağa, bayıra çıkmaz bu meret! Eşeğin varsa başka…” bastonuyla bağlı duran eşeğini işaret edip tekrar tempolu yürümeyi sürdürdü. “Eş… eşeğe mi bineceğiz?” diye kekeledi. “Eşek bir kişilik, sen yürüyeceksin!” diye gürledi Sıddık. “Şaka filan mı bu?” diye düşündü Arda. “Keşifmiş! Al sana keşif!”

Sıddık eşeğin üstüne binip, gururlu bir süvari gibi “Deeeh!” dedi. Düşman topraklarda esir düşmüş piyade gibi çaresizce peşinden yürüdü Arda. Düz bir patikadan geçip bir tepecik aştılar. Peşinden dikçe bir yamaç, dikenlerle dolu bolca tümsekli bir arazi, sonra sarp bir dağı tırmandılar. Arda deri çizmelerine bakıp, “Kesin ayaklarım su filan toplamıştır…” diye homurdandı. “Sen askerliğini nerede yaptın, mutfakta mı?” diye dalga geçti Sıddık. “Ben bedelli yaptım.” dedi Arda, bir yandan nefesini ayarlamaya çalışarak. Sıddık, ters ters bakıp “Vatan haini, münafık yaban.” dedi dişlerinin arasından. Dağı tırmanmanın en kötü tarafı, inişidir. Gerçi manevralarına bakılırsa, bu durum eşek için pek geçerli değildi. Buzlu yolda topuklu ayakkabıları ile yürüyen kadınlar gibi, tıkır tıkır iniyordu maşallah. Sürekli tökezleyip duran, dikenli çalılara takılan, yol boyu sürekli “Daha gelmedik mi… Daha gelmedik mi?” diye sızlanan Arda idi. Dağın eteğindeki kulübeyi görünce sızlanması bitmişti “Nihayet…” Sıddık eşekten iner inmez, garnizonuna gelmiş komutan gibi emirler yağdırmaya başladı. “Eşeği şu ağacın oraya bağla, önüne saman ve su koy. Hadi sallanma! Daha tavuklar yemlenecek, inek sağılacak, odun kırılacak, ateş yakılacak, yemek yapılacak. Çok işimiz var!” Arda’nın gözleri yerinden fırladı, “Ne, bunların hepsini ben mi yapacağım?” sesinde isyanla karışık bitkinlik vardı. “Ben bunları yapamam, bilmem de zaten. Hem bu nasıl konukseverlik?” diye ekledi. “Konuk sevdiğimi kim söyledi?” dedi Sıddık, yanaklarını sarkıta sarkıta. “Köye dönüyorum o zaman ben!” deyip montun cebinde telefonunu aradı. Bulamayınca, “Eyvah, telefonum yok! Masada unuttum kesin, birisi götürmüştür bile!” diye çırpınmaya başladı. Sıddık hırsızlık imasına çok sinirlendi, “Destur! Biz yaban malına tenezzül etmeyiz!” diye çıkıştı. “Muhtar sahip çıkmıştır. Buralarda çekmez o meret zaten.” diye ekledi. “Umarım… Hayatım ona bağlı.” dedi Arda. Çok yanılıyordu. Hayatının neye bağlı olduğunu Sıddık öğretecekti.

Yorgunluktan takati kalmamıştı, bir an evvel yatıp dinlenmek istiyordu ama önce emirleri yerine getirmesi gerekiyordu. Sıddık “Yapamam, bilmiyorum, yorgunum…” gibi mazeretlerin hiçbirini kabul etmediği için, ‘yapamadığı, edemediği, bilmediği’ işleri yaparken buldu kendini. Öfleye, püfleye; eşeği ağaca bağladı, parmak ucuyla tuttuğu samanı önüne koydu, tavuklarla horozu yemleyip kümese kapattı. Tulumbadan su çekerken üstüne kurbağa fırlayınca “Aayyy!” diye çığlık attı, ibriklere su doldurup kulübeye götürdü, ateş yakmak için çalı çırpı topladı, ineği bari Sıddık sağdı, nasıl ateş yakılacağını öğrendi, üçayak sacın üzerinde ilk defa yemek yaptı, elektriği olmayan bir kulübede gaz lambası eşliğinde yemek yedi. Yemekten sonra ihtiyaç gidermesi gerekti. “Tuvalet nerede acaba?” diye sordu. Bıyık altından gülümseyerek, “Ahırın yanında. Bir ibrik su almayı unutma.” diye cevap verdi Sıddık. Arda artık hiçbir şeye şaşırmıyordu. Sessizce kalkıp, yanına ibrikle gaz lambasını alıp dışarı çıktı. Karanlıkta kafasını yukarı kaldırdı, “Yıldızlar ne güzel parlıyor.” diye düşündü. Tüm gezi içinde tek güzel hatırayı zihnine doldurdu. Beklentisi çok düşüktü ama bu kadar da değildi; alaturka tuvalet bekliyordu ama gördüğü yerde kocaman bir delik ve etrafında da karasineklerden bir ordu. “Aman Allah’ım! Ben buraya girmem!” diye itiraz ettiyse de, ihtiyaç fazlasını daha fazla içerde tutamayacağı için, gaz lambasını yere bırakıp, bir elinde ibrik, diğer eliyle karasinekleri kovalayarak, dizlerini kırıp deliğin üzerine çömeldi. “İğrenç!”

Tüm bunlar yaşanırken, Hüseyin’in resmi mesaisi çoktan bitmişti. Eve gelir gelmez şömineyi yakıp, Arda Kâşif ile ilgili internet araştırmasına koyuldu; çalıştığı dergiyi, yazdığı yazıları, gezdiği yerleri öğrendi. Bilgisayarını kapattığında Arda’nın cep telefonu çaldı. Ekranda ‘Kalantor Emre Bey’ belirdi. Hüseyin telefonu açtı, tam “Arda Bey telefonunu unutmuş” diyecekti ki, Kalantor Emre Bey makinalı tüfek gibi sıraladı; “Arda, nihayet ulaşabildim sana. Cebin kapalıydı, dergiyi aradım, keşif gezisine çıkmışsın, öyle dediler. Herhalde bizim kırk dönüm arazi meselesi için değil mi? Bak kırk dönümün altında olmaz. Hanım, havuz istiyor, çiftlik istiyor, bir de bahçede fıskiye istiyor, Rönesans tarzı Poseidon heykeli olacakmış içinde. Heykeltıraş arkadaşına siparişi vermiş bile. Ona göre bir yer bul. Komisyonun hazır merak etme. Ha, ahaliden çatlak ses çıkarsa, de ki; beyim size de iş imkânları sunar, seyis, bahçıvan, hizmetçi… Hadi göreyim seni! Aman beni mahcup etme!” deyip kapattı. Hüseyin gülümseyerek, “Araştırma tamamlanmıştır.” dedi. Kutlama için kendine çilingir sofrası hazırladı; rakı, beyaz peynir ve kavun. En sevdiği Lenin’in ‘Köylü Meseleleri ve Sosyalizm’ kitabını eline alıp sallanan koltuğuna kuruldu. Yüzünde gülümseme, elinde kocaman bir koz ile…

İkinci günün sabahı erken başladı. Yattığı yere kadar giren horoz, tam kulağının dibinde “Üürüüü!” diye ötünce, Arda bir anda havaya sıçrayıp, küfrü bastı. “Kalk namazını kıl.” dedi Sıddık. “Ne namazı ya?” dedi Arda huysuzca. “Beynamaz yaban…” diye homurdandı Sıddık. Yorgunluktan bitap düşmesine rağmen, saman döşek yüzünden bütün gece doğru dürüst uyuyamamıştı Arda. Gaz lambasının zayıf ışığında not defterine olup biteni kaydetmişti. “Kalk ocağı yak, çayı da demle.” diye buyurdu Sıddık. “Kümesten de yumurta getir.” emirlerin ardı arkası kesilmiyordu. Dediklerini yapmaktan başka çare yoktu… Kahvaltıda kuzine ekmeği, süt kesmesinden lor peyniri, bahçeden domates ve çay vardı. Arda ellerini yıkamak için tulumbaya gitti, nereden geldiyse, kara bir yılan kafasını kaldırıp ona bakınca çığlık çığlığa ahırın oraya koştu. “Bağırıp durma! Karayılan o, bir şey yapmaz. Korkutma hayvancağızı.” diye azar işitti. “Hay… hayvancağız mı? Isıracaktı beni! Pis sürüngen!” arkasını dönüp adım attığında garip bir ses çıktı. Başını eğip, inek pisliğine batmış çizmesine baktı. “Allah’ım bu kâbus ne zaman bitecek?” Yeter, ben gidiyorum!” hışımla montunu giydi. “Sabahın köründe git de, itler, domuzlar parçalasın seni.” diyerek omuz silkti Sıddık. “Hem, sensin sürüngen. Allah’ın yabanı! Karayılan olmasa, sıçanlar cirit atar burada.”

İki saat sonra yola çıktıklarında, muhtar Hüseyin köy meydanında çoktan vazifesinin başındaydı. Tüm köylü ile selamlaşıp, ahalinin; “Bu yabanın ne işi var köyümüzde? Bir yaban üç yaban getirir, onlar da üçer yaban getirse, köyümüzü çekirge sürüsü gibi istila ederler! Defolup gitsin!” türünden soru ve endişelerini “Müsterih olun, ben her şeyi ayarladım. Sıddık ağabeyi görevlendirdim. Yabanın hakkından gelecek. Hem elimde başka kozlar da var.” diyerek gidermişti. Yıllardır tüm enerjisini ve bildiklerini İsyanköy ve ahalisini Arda gibi yabanlardan korumak için kullanıyor, köylülerle örgütlü çalışıyordu. Yoktu öyle, köylünün eline üç kuruş sıkıştırıp malına, yurduna konmak. Buna otuz yıldır izin vermemişti, vermeyecekti de. Köylülerin alkışları arasında, “Herkes bunu böyle bile!” diye haykırdı.

Arda ile Sıddık meydana vardığında, herkes dağılmış, işinin başına dönmüştü. “O, günaydın Arda Bey, nasılsınız?” dedi Hüseyin gülümseyerek. “Hiç iyi değilim muhtar. Ben bu Sıddık denilen adamın yanında daha fazla kalamam. Acil başka bir çözüm bulmanız lazım…” Cebinden ince purosunu çıkarıp yaktı. Muhtar geride duran Sıddık’a bir göz attı. Sıddık başını öne eğip sağ elini kalbinin üzerine koydu. Bu, ‘işler planlandığı gibi ilerliyor’ anlamında belirledikleri şifreydi. Çenesini kaşıyarak, “Hay Allah, ne yapsak? Başka da bir yerimiz yok ki… Bugünü de idare ediverin, yarın başka bir çözüm buluruz elbet.” dedi. “Buyurun oturun şöyle.” diye buyur etti ama çektiği sandalyeye kendisi oturdu. “Bir çay ikram edeyim size.” Arda purosunun dumanı üflerken “İyi olur.” dedi. Sakinleşmek için etrafı seyretmeye başladı. “Burası hep sessiz midir böyle?” ortalıklarda kimseciklerin olmaması dikkatini çekmişti. “Herkes işinin başında, köy yerinde iş çoktur.” diye cevap verdi muhtar. “Ah, bilmez miyim?” dedi kinayeyle. Dün yaşadıklarını bir o, bir Allah bilirdi. “Aslında…” diye lafa başladı Arda, “Burayı çok sevdim. Belki buralara yerleşirim filan, ne dersiniz?” Muhtar gülerek, “Çok şakacısınız Arda Bey, ömrünüze bereket. Hiç güleceğim yoktu.” deyince, Arda şaşırdı, “Komik olan nedir anlamadım?” Muhtar, “Yanlış anlamayın, sizi komşu olarak görmeyi çok isteriz, lakin bizim gibi cahil cühelanın arasında ne yapacaksınız? Kim bilir ne muhteşem okullarda eğitim almış, ne fiyakalı işlerde çalışmışsınızdır…” Arda’nın duruşu dikleşti, “Haklısınız.” Gururu okşanmıştı ama görevini hatırlayınca tekrar lafa girdi, “Ama düşününce… Biraz hareket, medeniyet filan buraya iyi gelebilir. Arsa fiyatları ne civardadır?” Muhtar hayalinde “al sana medeniyet” deyip suratının ortasına yumruğu kondurdu. Sonra, “Kimin için?” diye sordu. Ensesi kalın bir müşterim için diyemeyeceği için, “Ke… kendim için tabii.” diye kekeledi. Muhtar olabildiğince doğal görünmeye çalışarak, “Tüm araziyi köylü ekip biçiyor. Benim bildiğim satılık arazi yok, maalesef.” Elini cebine atıp, “Az kalsın unutuyordum, dün masada bırakmışsınız…” deyip cep telefonunu Arda’ya uzattı. “Ah! Kaybettim diye ne kadar üzülmüştüm. Çok teşekkür ederim Muhtar Bey.” Gülümseyerek, “Rica ederim.” dedi muhtar ve alnını kaşıyarak, “Ha, bir de; dün akşam sizi Kalantor Emre diye biri aradı…” Yüzüne çarpan ani şok dalgası ile Arda’nın sevinci havada asılı kaldı. “Kırk dönüm arazi işi ne oldu, diye sordu…” Şok dalgası gittikçe artıyordu. Vücudundan ter boşalırken, zihninde; “Eyvaaaah!” diye alarm zilleri çalmaya başladı. “Bir de eşi fıskiye yaptıracakmış, heykel siparişini de vermiş üstelik…” Gözleri kararmaya başladı.  “Poseidon. Rönesans tarzı…” Ağzı açık kaldı. Bu detayı kendisi bile bilmiyordu. “Keşif gezinizin neticesi çok mühimmiş. Onu mahcup etmeyecekmişsiniz…” Çabuk bir şeyler söylemesi gerekiyordu. “Komisyonunuz hazırmış…” Eline fünyesi çekilmiş bomba tutuşturulmuş gibi hissetti. “Bu işten nasıl sıyrılırım?” diye düşünmeye başladı; kendini savunmak yerine ‘Ne hakla telefonuma cevap verirsin!’ diye suçlasa mıydı? Muhtar, “İletmemi istedi.” diyerek cümleye noktayı koyduğunda, Arda iş hayatında onu başarıya götüren en güçlü kozunu oynamaya karar verdi; inkâr. Kesik kesik gülerek, “Emre sizi trollemiş.” dedi. “Yani size şaka yapmış.” Gülmesi kekeler gibi hâlâ kesik kesikti. Muhtarın eğlendiği her halinden belliydi. “Madem şaka diyorsunuz, bunu amirleriniz ile paylaşmamda da bir mahsur yoktur o halde?” Tek kaşını kaldırarak; “Veya sosyal medyada… Mesela kişisel blog sayfanızda?” dedi. Gülümseme izlerini silip, sesine buz kristalleri eklemişti. Sosyal medya mı? Blog mu? Bu dağ başında doğru düzgün tuvalet bile yoktu, internet var mıydı? Bacakları ağırlaştı. Başı dönmeye başladı. Arnavut kaldırımının üzerindeki spiral desen bir girdap gibi dönüyor, Arda’yı içine doğru çekiyordu sanki.

Kafasını silkeleyip, saatler sürmüş gibi hissettiren andan çıkıp kendine geldi. Strateji listesini kontrol etti. Son hamleyi planladı; “Kaç!” Yapabileceği başka bir hamlecik de kalmamıştı zaten. Bakışlarını yere eğdi. Tezek bulaşan çizmesini kaldırımına sürterek, titrek bir sesle, “Ko… konu… konukseverliğiniz için teşek…kür…ler.” diye kekeledi. Çikolata kokulu ince purosu, not defteri ve cep telefonunu ceplerine hızlıca tıkıştırıp zihninde gezi notlarına ekleme yaptı; Eğer bir köye yerleşecekseniz, size tavsiyem; adını bilmediğiniz köyün, muhtarından uzak durun. Motosikletine binip, ardına bile bakmadan, geldiği dar patikaya doğru sürdü. Belki İsyanköy’ün adını hiç bilmeyecek ama orayı asla unutmayacaktı.

 

Yazarın diğer öykülerini okumak için tıklayınız. 

Hızlı İletişim
Merhaba. Size nasıl yardımcı olabiliriz?