KASİYER

Aytekin Özel

Bu kocaman markette bu kadar az personele iş yaptırmak fırsatçılık değil de nedir? Hem de erkek kuvveti ile yapılması gereken işleri de yapıyoruz. Ne de olsa işsizlik var ya. Bizim gibi kerizler de bulunduktan sonra düzelmez bu sistem. Zihnim, bu düşüncelerle uğraşırken,  bir taraftan da,  marketin açılma saati gelmeden, şu gelen deterjan kolilerini ve tuvalet kağıtlarını dizmem gerektiğini hatırlıyorum. Marketi biraz geç açsam bir sürü, tuzu kuru müşteri sözle istiskal etmese de, mimikleri ile ezer beni zaten.

Neyse saat sekizde açmıyoruz artık. Allahtan şu Corona virüs salgınından dolayı dokuzda açıp, altıda da kapatıyoruz. Market sahiplerinin, yöneticilerinin yapamadığını bir virüs yaptı. Bakmayın herkes şu an sıkıntıda, zor durumda. Bir tarafım üzülüyor elbette. Ama itiraf etmeliyim ki, bir tarafım da nedense, işte etme bulma dünyası’ deyip seviniyor. Yoksa ben kötü, vicdanı kararmış bir insan mıyım?

Şöyle bir geçmişime bakıyorum da, topu topu yirmi iki senelik hayatımda çok büyük hayallerim vardı. Mesela üniversite sınavında iyi bir edebiyat bölümünü kazanıp, sonrasında iyi bir yazar olmak istiyordum. Felsefi kitaplara da meraklıydım. Ama felsefeyi edebi metinlerimde kullanmak istiyordum. Gel gör ki, babamın üç yıl önce vefatıyla, annemin ve iki kardeşimin yükü omuzlarıma Himalaya Dağı gibi çöktü. O gün bugündür sırtımdaki bu dağ ile geziyorum. Yaşamın birçok adaletsizliğine şahit oldum. Bunları gördükçe o içimdeki çocuğun ışıldayan gözleri de yavaş yavaş sönmeye başladı. Hiç kimse, başkası hakkında onun ne yaşadığını bilmeden, içlerinde hangi ateşler yandığını anlamadan yorum yapmamalı. İşte görüyorum ve gördüm. Ne yorumlar yapıldı hakkımda şu kısacık hayatımda. Yine de içimdeki çocuğun gülümsemesi yavaş yavaş sönerken, ben başkalarına baktığım dış yüzümle gülümsemeyi zor da olsa eksik etmedim. Varsın riyakarlık desinler.

Mesela aynı markette çalıştığımız Nalan. Açık söyleyeyim, kendisini hiç sevmem. Çünkü, nedense, fırsat bulsa beni ilk uçurumdan atacak kişi budur diye düşünürüm. Gözleri bir o yana bir bu yana yerinde duramaz oynar. Biraz güzelcedir, ama kötülüğü o güzelliğin önündeki perdeyi kaldırdığı için, o da çirkinleşir.

Marketin diğer çalışanı Kerim Abinin merhametli ve adil bir insan olduğunu düşünüyorum. Çoğu kez Nalan’ın kolileri kaldırma ve temizlik gibi işlerde kaytardığını ve benim üzerimde işlerin yoğunlaştığını gördüğünde, olaya müdahale eder, bir oh çekmeme vesile olur.

Daha sonradan isminin Ayaz olduğunu öğrendiğim, müşteri olan ama müşteri gibi davranmayan birisinin çok sık markete geldiğini biliyorum. Bu genç zibidi, Nalan ile muhabbeti ilerletmişti. Bazen kahkahalarının diğer müşterileri de iğreti ettiğini birkaç defa gözlemlemiştim. Nedense bu çocuktan hiç hazzetmiyordum. İçimden işte birbirlerini bulmuşlar diyordum. Kerim Abinin de ondan hoşlanmadığından emindim. Hoşlanmasa bile Nalan’ın şerrinden korkup çirkeflik yaptıklarında, hafif bir uyarıda bile bulunamıyordu.

Ben yazı yazmayı, özellikle hikaye ve öykü yazmayı çok severim. En çok hayranlık duyduğum yazar Suphi Başdemirdir. Onun kitaplarını nerede fırsat bulsam okumaya çalışırım. Aynı zamanda çok kısa dinlenme aralarında bir köşede birkaç satır da olsa bir şeyler karalarım. Bu bahsettiğim Ayaz denilen çocukla, bir ara bir şeyler karalarken göz göze geldim. Bakışları bulanık, burun delikleri hızlıca açılır kapanır şekilde gördüğüm bu insanla, hiç karşılaşmak istemezdim. Yanımdan geçerken;

Oooo, güzel bayan, markette çalışan biri için biraz afili işler değil mi bunlar?” dedi küçümseyerek.

Ama ben nedense içimde cevap verme ihtiyacı bile hissetmedim. Öylece topuklayıp gitti. O gün, keşke bu gece rüyama girmese ve rüyalarımı da kirletmese bu mahlukdiye içimden geçirdim.

Akşam marketi ben kapattım. Her zamanki gibi Nalan, on dakika önce çıktı. Mahallenin bir köşesinde, Ayaz denilen züppeyle, gece karanlığında, başka karanlıklara yol aldılar.

Yürüme mesafesindeki evime on dakikada vardım. O akşam teyzemin kızı Ayşe de gelmişti. Onunla merhabalaştık. O da çok iyi bir okur olduğu için, hikaye denemelerimi ona gönderir, eleştirilerini dinlerdim. Eleştirileri beni pozitif olarak etkiledi hep. Annem biraz rahatsız olduğu için yemek yapmış getirmiş sağ olsun.

Annemi son birkaç gün hiç öpemedim. Şimdi de kokusunu hissedip sarılamıyorum. Çünkü haberler, gazeteler sosyal mesafediye bir şeyden bahsediyorlar. Sanki son on, on beş yılda herkes birbirinden uzaklaşmamış gibi. Ruhsal olarak uzaklaşmıştık. Önce ruhlarımız öldü. Şimdi ise bedenlerimiz ölüyor. Şimdi bedenler uzaklaşsa ne olur ki? Annem altmış üç yaşında. Benim sürekli market gibi bir ortamda virüs kapıp riskli yaş grubundaki anneme bulaştırma ihtimalim yüksek. Kardeşlerime de sarılamıyorum. Hızlıca duşumu alıp odama geçtim. Yine birkaç satır karaladığımda başımın masaya düştüğünü ve uyuyakaldığımı fark ettim.

O gecenin sabahı sırılsıklam uyandım. Rüyamda bir hayvan, pençesi ile yüzüme tam hamle yapacakken, şahin gibi bir kuşu görüp kaçıyordu. Ama beni o pençe hamlesi uyandırmaya yetti.

Sabah markete vardığımda ilginç bir şekilde açık olduğunu gördüm. Nalan ve Kerim Abiyi gördüm. Yalnız değillerdi. Müdürlükten müfettişler de vardı. Kafamda niye geldiklerine dair hiçbir fikir oluşmuyordu. Nice sonra Kerim Abi konuyu açtı;

Bak Burcu! Bu müfettişler ciddi bir kasa açığı olduğunu ve stoktan elektronik birkaç eşyanın kaybolmasını araştırmak için buradalar.”

“İyi ama biz kasayı genelde tutturuyorduk. Eşyalar da nasıl kaybolmuş ki?”

Bak canın sıkılabilir, üzülebilirsin ama senden şüpheleniyorlar.”

Kafamdan kaynar sular döküldü. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Beynim durdu sanki. Ne?” diye istemsizce bir kelimecik çıktı ağzımdan sadece.

Müfettişiler birkaç saat sonra beni sorguya çektiler. Kendimi çok aşağılanmış hissettim. Hayatımda, böyle aşağılayıcı bir olayla karşılaşacağımı hiç beklemiyordum. Beni teftiş sonuçlanana kadar işten çıkartacaklarını söylediler. Bir an, köşede Nalan’ın, nadan bakışlarını ve sinsi gülümsemesini gördüm. O bakışları göğsüme saplanmış bir ok gibi acı verdi. Sahi ona neden böyle bir uygulama yapmadılar? Bir yolunu bulduğu ve rahatlığı her halinden belli. Ön yargılı olmak istemiyorum ama bu işte de onun bir parmağı olduğunu hissediyorum.

Kerim Abi de çok üzüldü tabii. Şimdi bu karantina günlerinde anneme ve kardeşlerime nasıl bakacağım diye düşündüm ilk. Eve doğru giderken yanımdan geçen insanları sadece birer nesne gibi görüyordum. Çevremdeki her şey bulanık ve sisli. Sanırım onlardan biri de Ayazdı. Onu pis kokusundan çıkardım. Yanımdan vızıltı gibi geçti. Zaten üniversitede mühendislik okuyan Tarık da olsa göremezdim ki. Çünkü insanın ruh hali gerçekten dış dünyayı da değiştiriyor. O güneşli günde dünyam kapkaranlıktı.

Tarık sevdiğim çocuk. Arada bir telefonla görüşüyoruz. Üniversiteyi kazandığında birbirimize söz vermiştik. Evleneceğimiz günün hayali, hayatımdaki bir kaç sevinç sahnelerinden biri diyebilirim. Ama şimdi nice tahsilli güzel kızlar çevresindedir. Benim gibi bir kasiyer ile -hatta şu anda o bile değil- devam edecek mi korkusu var içimde. Bana, telefon görüşmelerinde çok bahsetmiyor okul hayatından. Sesindeki sıcaklık devam ettiği için, şu an güvenim var hala. Bir de bu durumda onun beni terk etmesini hiç kaldıramam.

Eve vardım. Anneme yüzümü göstermeden selam verdim. İçimdeki fırtınaları fark etmesini istemiyordum. O gün duş bile almadan odama gidip kendimi yatağa yüzükoyun attım. Bir anda gözyaşlarımın çarşafı ıslattığını anladım. Ağlamıştım işte. Keşke şu karanlık günler, gözyaşının aktığı gibi gitse ve kaybolsa diye geçirdim içimden.

Şimdi ne yapacaktım? Anneme ve kardeşlerime nasıl açıklayacaktım. Çok az birikmişim vardı. Onunla sadece birkaç ay idare edebilirdik. Anneme üzülmemesi için karantinadan dolayı geçici ücretsiz izin verdiklerini söyledim.

Evde ilk birkaç gün depresyon takıldıktan sonra, en iyi terapi yöntemime yöneldim. Yazmak! Evet; hikaye yazmaya, karalamaya, çizmeye koyuldum. Arada Kerim Abiyi de arayıp son durumu soruyordum. O da ben gidince oranın tadı ve tuzu kalmadığını, işlerin hep savsaklandığını söyleyip dertleniyordu. Nalan’ın yanına genç bir kasiyer gelmiş. Nalan onu köle gibi kullanmaya başlamış yine. Böyle zamanlar, çirkin insanların, çirkinliklerini daha çok ortaya çıkardıkları zamanlar. Öyle ki, zaten marketlere gelen temizlik ve gıda ürünlerindeki artışlar ve stokçuluk, bunun toplumsal bir vaka olduğunu ve çürümeyi gösteriyor. Kalabalıkların diktatörlüğü ile, Hitler ve Mussolini diktatörlüğü arasındaki tek fark, sayı farkı ne de olsa.

İşten çıkarılışımın üzerinden iki hafta geçti. Kerim Abi aradı saat on civarında.

Burcu, sana güzel bir haberim var.”

Ne oldu teftişte aklandım mı?”

diye refleksle soru sordum hemen. Çünkü şu an aklımda sadece bu vardı. O devam etti;

Yok o devam ediyor. Rapor bekliyorlar merkezden sanırım.”

Eee başka ne gibi güzel haber var ki?”

Bizim marketler zinciri bir yayınevi ile anlaşmış. Onların kitapları geldi buraya. Yayınevinin bir yetkilisi ile görüştüğümde bir öykü yarışması olacağını ve altmış bin lira para ödülü olacağını söyledi.”

İyice heyecanlanmıştım. Kerim Abi devam etti;

Aynı zamanda seninle konuşuyorduk hatırlarsan. Senin Suphi Başdemir en sevdiğin yazardı. O da ilk üçe giren yazar adaylarını kendi yanında editör olarak işe alacakmış. Reklam afişinde bu şekilde yazıyor.”

Heyecanım, edebiyatın harika adamı Suphi ismini duyunca daha da katlandı. Acaba sevdiğim bir hobiyi işim haline getirebilir miydim? Buna hevesim var ama gerçekten yeteneğim var mıydı? Bilemiyordum.

Kerim Abi ile konuşurken aklıma gelenler bunlardı. Ona teşekkür edip telefonu kapattım. Hemen telefonumdaki internetten yayınevinin ilanına baktım. Gerçekten de öykü yarışması vardı. Başvuru süresi altı ay sonra bitiyordu. Konusu ise Adalet Kavramı’ üzerine idi. Böyle bir heyecanı Tarık ile ilk buluşmamız öncesinde yaşamıştım. Uzun zamandır bu duyguyu unutmuşum. Aynaya baktığımda gözümün ışıltısı tekrar kendini gösteriyordu.

O gece saat dörde kadar yazı yazdığımı hatırlıyorum. İlk birkaç gün birçok müsvedde karaladım. İstediğim kurguya karar verdiğimde ise başladım öykü yolculuğuma. 

Martın ikinci haftasını yeni bitiriyordum ki, hayatımın şok edici haberlerinden birini aldım. Telefondaki ses içimi acıttı. Arayan Kerim Abinin üç yıllık gencecik eşi, Esra Hanımdı. Esra Hanımla tanışıklığımızın yaklaşık birinci senesiydi. Sesi titreyerek;

Burcu, canım. Kerimi götürdüler.”

Anlamamıştım. Götürdüler ne demek? İlk hastalandığını düşündüm. Ambulans ile hastaneye mi götürdüler acaba?diye düşündüm. Tam olarak ne olduğunu sordum. Bu sefer titrek sesini, ağlama sesleri takip etti. Zorlanarak da olsa biraz konuşabildi:

Polisler aldı. Çalıştığı marketteki kız şikayetçi olmuş…”

Marketteki kız deyince birden gözümde, o uğursuz Nalan’ın silueti belirdi. Ne yaptı yine bu gerzek? diye içimde bir kızgın alev belirdi. Sonra öğrendim ki; Kerim bana tacizde bulundu diye savcılığa şikayette bulunmuş. Şahit olarak da, iğrenç suç ortağını yazmış. Yani Ayaz’ı. Kerim Abi konusunda içimde en ufak bir şüphe uyanmadı. Esra Hanım da çok şükür eşinin arkasında duruyordu. 

Birkaç günlük gözaltı sürecinden sonra çıkarıldığı mahkemece tutuklandığını öğrendim. Allah’ım bu nasıl olabilir düşüncesi beynimi yiyecekti. Özellikle şu son dönemde gündüzlerim tükendi. Gecenin dibine doğru ivmeyle ilerliyordum. İnsan kontrol edemediği birçok dış tesirin ve olayın etkisinde kalabilir. Ama her ne olursa olsun, kendisine karşı davranışını kendisi belirler. Her şeye rağmen iç dengemi koruyabilecek miydim? Yaşamın bir nedeni varsa, onda meydana gelen acılarında bir nedeni olmalı! Bu yaşadığım acıların nedenini öğrenebilecek miydim?

Eşini ilk dönemlerinde hiç bırakmadım. Kerim Abiyi ziyaretinde gücünü toparlamaya çalıştığını, onun da kendisinin de görüşlerde güçlü görünme çabasında olduğunu söyledi. Ama onu en çok, hapishane duvarlarından daha fazla, böyle bir iftiranın yıktığını ve yıprattığını söyledi.

Kafam karmakarışık, kalbim sıkışık, kendi derdimi unuttum. Bir an öykü yarışması aklıma geldi. Pek de bir hevesim kalmamıştı aslında. O zamana kadar düşündüğüm öykünün konusunu değiştirmeye karar verdim. Kerim Abinin hikayesini yazmaya karar verdim.

Sihirli bir ilaç gibi geldi yazmak bana. Kitap taslağımı hazırladım. Teyzemin kızı Ayşe sağ olsun öykümü okuyup kritik etti. Önerilerini söyledi. En son hazırlıkları da yaptıktan sonra yayınevine e-posta ile gönderdim. Yayınevinden gelen cevap e-postasında, öncelikle on dört öykü belirleneceğini sonra, katılımcılar ile mülakat yapılacağı yazıyordu.

Bu süre zarfında annemin kalp rahatsızlığı tekrar nüksetti. Çocukluğum zaten annemin yüksek tansiyon problemleri ile geçti. Çocukluğumda okuldan eve dönerken ‘kapımızın önünde kalabalık olur mu acaba?’ diye, stresle geçerdi. Cenaze olduğunda, kapıda biriken insanlar olduğundan, böyle bir korkum vardı. En büyük fobilerimden biri buydu. Şimdi ritim bozukluğu da ortaya çıktı. Kalbi düzensiz atmaya başladı. Şimdi ciddi bir problem yaşarsak, hastanelere de gelmeyin diyorlar. Salgın zaten sağlık sistemini felç etti. Hastanelere gitmeye korkuyoruz. Annemin rahatsızlıkları artmasın diye dua ediyorum yine.

Beş gün sonra tanımadığım bir numara aradı. İlk önce soruşturmayı bitiren müfettişlerden birinin numarası zannettim.

Merhaba! Ben Bilge Dağı Yayınevi’nden arıyorum. İsmim Serkan.”

Buyurun Serkan Bey”

Efendim, yayınevimizin düzenlemiş olduğu yarışmanın ilk kısmını geçtiniz. On dört kişilik aday arasına katıldınız.”

Sevinçten havaya uçacaktım. Heyecanımdan nefesimi kontrol ettim mi, bilmiyorum ama soluk soluğa:

“Çok teşekkür ederim Serkan Bey. Bundan sonra nasıl ilerleyecek süreç acaba?”

“Şimdi biliyorsunuz salgından dolayı karantinada tüm ülke. O nedenle uzaktan online bir görüşme olacak. Orada belirlenen kriterlere göre üç adayımız Suphi Beyle görüşecek. Zaten öykü yarışmasını kazanan da bu üç kişiden birisi olacak.”

Canlı görüşme gün ve saat bilgisini aldıktan sonra kendisine teşekkür ettim tekrar. Heyecanlanmıştım.

Bu arada, Kerim Abinin yarın ilk duruşması var. Bir insanı, şirret birinin iftirası ile karaktersiz, ahlaksız bir insanın da şahitliği sonrasında içeride tutuyorlar. Gencecik karısı ve iki çocuğu kim bilir şimdi ne yapıyorlar? En çok çevrenin iğneleyici, şüpheci bakışlarından rahatsız oluyordur Esra Hanım şimdi. Yarın onları yalnız bırakmamam lazım. Duruşmaya gitmeliyim.

Sabah erkenden izleyici kısmında yerimi aldım. Esra Hanım babası ile birlikte yakınıma oturdu. Kerim Abiyi jandarmalar eşliğinde sanık kısmında oturttular. Kerim Abi şöyle bir arkaya döner gibi yaptı. Yaşadıkları yüzünde öylesine derin izler bırakmıştı ki, gülümsemesi bile içimizi acıtmıştı.

Hakim, duruşmada sorularını sormaya başladığında titrek bir sesle başladı. Maddi yetersizlikten avukat tutamamışlardı. Esra Hanım’ın babası bunun için kaynak bulmaya çalışıyordu. Ama ilk duruşmaya yetiştirememişti. Aslında avukatlık bir durumu da yoktu ama hukuki süreçlerde sıkıntı yaşamak da istemiyorlardı.

Kerim Abi ilk savunmasında:

Sayın hakim bey! Ben burada hiçbir maddi delil olmadan bulunuyorum. Sadece bana nedenini bilemediğim bir kişinin iftirası ve bir tane de psikolojisinin bozuk olduğunu düşündüğüm yalancı şahidin beyanı ile buradayım…”

şeklinde giriş yaptı. Devam eden savunması ile bizde ümitlendik. Bırakılacağını düşündük. Ama sonuç istediğimiz gibi olmadı. Esra Hanım ve çocukları kavuşamadılar Kerim Abiye. Bir taraftan o hüzünlü bir taraftan da biz hüzünlü ve buruk ayrıldık adliyeden. Ne zor birbiri için atan kalplerin, ayrı yerlerde, birbirlerini görmeden atması. Bende Tarık ile uzak yerlerdeyim ama istediğimiz zaman telefonla görüşebiliyor, bazen de geldiğinde bir kafede buluşabiliyoruz. 

Burada avukat tutulması için ben de maddi destekte bulunmak isterdim. Özellikle şu başvurduğum öykü yarışmasını kazanıp editörlük görevine de başlarsam sanırım bu destekte bulunabilirim.

Duruşma sonrası İstanbul trafiğinden ancak evime akşam saatlerine doğru döndüm. Akşam yemeğinden sonra telefonumdan e-postalarımı kontrol ettim. Yayınevinden e-posta gelmişti. Heyecanla okumaya başladım. 

Sayın Burcu Hanım! Yayınevimizin lüzum görülen değerlendirmeleri neticesinde başvurunuz reddedilmiştir. Öykü yarışmamıza gösterdiğiniz ilgiden dolayı teşekkür ederiz.”

Birkaç gündür şok edici haberleri üst üste almaya başladım. Bünyem bunu daha ne kadar kaldıracak bilemiyorum. Neden reddettiler? Beni ilk on dört kişi içine almışlardı. İçim içimi yiyordu. Bazı insanlar depresyonlu, sıkıntılı zamanlarında çok uyur. Bu bende ters etki yapıyor. O gece hep tavana baktım. Tavan üstüme üstüme geliyor gibi daraldım. Gecenin sessizliğini sabah ezanı bozdu. O ses ile gözlerim artık dayanamadı, usulca kapandı. 

Uyandığımda zihnimde neden reddedildiğime dair sorular uçuşuyordu yine. Normalde sakin, uslu bir insan olmama rağmen bu olaylar beni daha çok agresif yapmaya başlamıştı. Çünkü hayatımda hep şunu gördüm; nasıl ki bir binanın camlarının çoğu kırıksa, insanlar diğer camları da kırarlar. Tanıdığım veya tanımadığım insanlar da kırgınlıklarımı, kırıklıklarımı gördükçe beni kırmaktan çekinmediler. Kırılmamış pencerem kalmadı sanırım artık. Çok soğuk. Üşüyorum…

Gücümü toparlamaya çalıştım. Aldım elime telefonu, yayınevini aradım. Kendime muhatap aradım. Bir yetkiliyi bağladılar. Yetkili bu konuda kesin bir bilgiye sahip olmadığını söyledi. Bana dönüş yapacaklarını söyleyip kapattılar. Bunun bir oyalamaca olduğu konusunda pek bir şüphem yoktu. Bana nedenini söylemek zorundalar. Öykümü beğenmedilerse neden ilk on dörde aldılar o zaman? Beğendilerse neden sonra reddettiler?

İki gün bekledim yine cevap yok. Teyzemin kızı Ayşe ile bu konuyu konuşurken emin olmamakla birlikte,  ret olayının, benim marketten kovulma olayımla alakalı olabileceğini söyledi. Doğrusu ufak da olsa, benim de böyle bir şüphem vardı.

Madem yayınevi bana gerekli bilgiyi vermiyor, direkt olarak Suphi Başdemiri aramaya karar verdim. Aradığımda sekreteri telefonu ona bağladı. Nazik bir üslupla bana ne istediğimi sordu. Ona durumu anlattım. Kendisi biraz beklememi rica etti. Sonra telefon ile birkaç yerle görüştü.

Kızım, anladığım kadarı ile bir yanlış anlama olmuş. Senin öykünü tekrar değerlendirmeye alıyoruz.”

Suphi Başdemir gibi büyük bir yazarın bana kızımdemesi bende sıcacık bir sahiplenme duygusu oluşturdu. Onun bu kadar babacan davranması neredeyse, bu kadar negatif bir olayı bile unutturdu. Neden sonra öğrendim ki; marketler zincirinin sahibi, yayınevinin sahibi ile görüşüp benim yüz kızartıcı bir olaydan dolayı işten atıldığımı söyleyip baskı yapmış. Niye benim gibi basit bir kasiyerden korkarlar ki. Zalimce davrananlar iyi niyetle başlanan her bir kıpırdanıştan korkarlar çünkü. Sanırım ödül alma durumunda, hikayem anlatılırsa kendileri hakkında negatif bir algı olmasından korktular. Ama iyi ki, Suphi Bey gibi insanların sayesinde nefes alabiliyoruz.

On dört kişinin online görüşmesinin zamanı yaklaşmıştı. Bu ön mülakatta neler sorulabileceğine dair kafamda hiçbir senaryo, hiçbir fikir yoktu.

Neticede bilgisayarımızla online görüşmeye katıldık. On dört adayın hepsi, Suphi Bey ve üç tane editör yardımcısı, toplam on yedi kişiydik. Herkes kendisi hakkında bilgi verdi. Sonra öyküsünü anlattı. Ben kendi öykümü anlattığımda, öykü için kullandığım mottoyu söylediğimde Suphi Beyin çok hoşuna gitti. Hayat bir handır. O da bu andır.” Son kez benim motto ile ön mülakat bitti. Yarın aranacağımız söylendi.

Ertesi gün heyecanla sürekli telefonuma bakıyordum. Toprağın suyu, hastanın sabahı beklemesi gibi bekledim. Saat dört sularıydı. Artık aramayacaklar dediğim anda, çalan telefonla bir anda havaya uçup, koşup anneme sarıldığımı hatırlıyorum sadece. Kazanmıştım. Birinci olmuştum.

Ödülü aldıktan sonra ilk işim bir avukat tutup, Kerim Abinin işini çözmek artık. Hemen araştırma ve tavsiye ile Avukat Celal Beyi buldum. Esra Hanıma haber verdim. Heyecanım, Esra Hanım’ı da ümitlendirdi.

Avukat göreve çok hızlı başladı. Özellikle Nalan ve şeytani sevgilisi Ayaz üzerine odaklandı. Bazı avukatlar gerçekten dedektif gibi çalışıyorlar. İşin en ilginç tarafı, Ayaz’ın bir psikoloğa gittiğini öğrendi. Ayaz’ın kritik bir OKB hastası olduğunu ve belli şizofrenik belirtiler gösterdiğini tespit etti. Özellikle mor renklere ve kedilere karşı aşırı obsesif olduğunu buldu.

Celal Bey, Kerim Abinin başına gelenleri Ayaz’ın gittiği psikolog hanıma anlatmış. Psikolog, Ayaz’ın itirafını anlatmak zorunda kalmış. Hipnoterapi esnasında Ayaz, psikoloğuna Kerim Abiye yaptıklarını söylemiş. Demek ki her kötünün içinde, bir beyaz nokta küçükte olsa bulunabiliyor. Artık bu noktadan sonra; danışan, danışılan mahremiyetinin es geçilmesi gerektiğini, çünkü hukuki bir sorun olduğunu söylemiş Celal Bey. 

Yalnız, bildiklerini mahkemeye anlatma konusunda çekimser olunca, Celal Bey ile ben iki kişi olarak tekrar psikoloğun ofisine gittik. Kendisine, eğer bildiklerini mahkemede anlatmaz ise, vicdanının onu sürekli rahatsız edeceğini söyledim. Sonra Kerim Abinin iki çocuğunun resimlerini gösterdim.

Bakın hanımefendi. Eğer siz mahkemede ifade vermez iseniz, Kerim Abi bu çocukların yüzüne hapisten çıksa bile mahcup bakacak belki. Ama siz de kendi çocuklarınızın yüzüne hep mahcup bakacaksınız. Buna hakkınız yok…”

Biraz sesimin şiddeti artmıştı. Psikolog sanki lal kesildi. Hiçbir cevap vermedi. Bizde oradan çıktık.

İki gün sonra, ikinci duruşma için salonda yerimizi aldık. Biraz ürkek, biraz heyecanlı mahkeme heyetini bekliyoruz. Beklemediğimiz şekilde psikolog geldi. Biz, Kerim Abiye, Ayaz’ın durumundan bahsetmedik. Eğer neticelendiremezsek boşuna ümitlenmesin diye. Elimle, bu iş tamamdıranlamına gelen işareti yaptım. Kerim Abiye her şeyin yolunda olduğunu hissettirdim. O da benden hiç öyle el işareti beklemiyordu sanırım. Bu sefer yüzünde, bu olayların yaşattığı acımasız izlerin kaybolduğunu gördüm. Bu sefer gülümsemesi içimizi acıtmıyordu.

Duruşma sonrasının ertesi günü. Kerim Abi, Esra Hanım ve ben mor elbiselerimizi giydik. Hem de en koyusundan. İftiraları neticesinde tutuksuz yargılanan Ayaz’ı ve Nalan’ı, markette bulacağımızı da düşünerek alışveriş için markete gittik. Tahminimizde yanılmadık. Oradaydılar. Mor kıyafetler içinde bizi gören Ayaz’ın yüzü renkten renge girdi. Köpek gibi hırlayarak yanımızdan geçişini bir görseniz! Geride Nalan’ın yine nadanca bakışları kaldı. Ama o bakışlar artık bana acı vermiyordu. Eminim artık sahibine acı veriyor.

Her acı, kendisinden daha büyük bir anlamı ortaya çıkardığında acı olmaktan çıkıyor. Yaşam en acınası durumda bile bir anlam taşıyor sanki.   

25.04.2020

Hızlı İletişim
Merhaba. Size nasıl yardımcı olabiliriz?