DUMAN

Çetin Zor

Bitkin bir halde girdiği karanlık odanın penceresine düşen sokak lambasının ışığı, hafifçe içeri süzülüyordu. Her koltuk gölgesi uzamış, her sandalye başka bir adam olmuştu. Gömleğinin cebinden az önce sarılan sigarayı aldı. Camın hemen yanındaki koltuğa oturdu. Ayaklarını yalnız olmanın rahatlığı ve çektiği zulmün yorgunluğuyla sehpaya uzatarak kibritini çaktı. Ağzına götürdüğü sigaranın ucundaki kav artık alevlenmiş, tütünü tutuşturuyordu. Derin bir nefes çekti. Sanki ateş de onunla nefes almıştı. Bir nefes ve bir nefes daha, şimdi ciğerlerine doldurduğu duman sinir uçlarından beynine doğru yükseliyor, saç diplerinden dışarı fışkırıyordu. Şakaklarındaki basınç bir artıyor, bir azalıyordu. İçinden gelen tam da buydu belki, bir tebessüm ve bir damla gözyaşı. İyice gevşedi. Koltuğa iyice gömülmüştü artık. Tam karşısındaki duvarda dışarıdan gelen ışığın etkisiyle gölgeler dans ediyordu. Dans yavaşladıkça gölgeler belirginleşiyor, belirginleşen gölgeler vahşileşiyordu. Ortadaki gölge dizlerinin üzerinde ve diğerleri…

Bir nefes ve bir nefes daha…. Görmemek için gözlerini kapattı. Şimdi beyninde henüz çok taze olan görüntüler, yaşlar bir damlada durmadı bu sefer. Sandalyenin yerde çıkardığı sesle irkildi. O kadar ağırlaşmıştı ki tüm vücudu, zorla göz kapaklarını aralayabildi. Karşısından kaçan ayyaşı gördü. Ne işi vardı ki onun burada? Gözlerini tekrar karşıdaki duvara dikti. Gölgeler hala dans ediyorlardı. Başındaki duman, şakaklarındaki basınç, dudağındaki gülümseme ve gözlerinden dökülen yaşlar. Kimseyi istemiyordu yanında. Parmak uçları aralandı. Sigara artık ellerinin arasından uçup gitmişti. O hala boş gözlerle duvardaki gölgelerin dansını izliyordu.

‘’Büyük salgın üzerinden kırk yıl geçti. Bütün dünya çok büyük acılar çekmiş salgın sırasında. Salgın ilk başladığında çok önemsenmemiş, ölümler düşük oranlardaymış. İlk yıl ne olduğunu anlamaya çalışırken kısmi kısıtlamalarla korunmaya çalışmış tüm dünya. Aşı ve ilaç bulma çabaları, hatta ülkeler arasında yarışları başlamış. Kısıtlamalarla birlikte çalışma hayatı da olumsuz etkilenince ekonomik sıkıntılar çıkmış. İnsanlar açlıkla karşı karşıya kalmışlar. İlk yılın sonunda bulunan aşıyla beraber tüm dünya umutlanmış, bununla beraber aşı savaşları da hızlanmış. Aşıya ulaşabilen uluslar, aşılama çalışmalarına başlamışlar. Ulaşamayanlarsa hem hastalık hem de açlıkla mücadeleye. Aşı çalışmaları hızlandıkça beklenmedik etkiler görülmüş. Aşılanan birçok kişi ölünce, tekrar araştırmalar hızlandırılmış. Bu araştırmaların sonuçları ise aşıya ulaşamayan halklar üzerinde denenmiş. Başarısızlıklar arttıkça ölümler artmış. Ölümler arttıkça isyanlar. İkinci yılın sonuna doğru asıl kabus ortaya çıkmış. Virüse karşı yapılan araştırmalarda yeni yöntemler denendikçe, DNA çalışmaları hızlanmış. Bu çalışmaların etkisiyle mutasyona uğrayan virüs çok daha ölümcül ve bulaşıcı hale gelmiş. İnsanlar yollarda yürürken dahi enfekte olup daha evlerine varamadan ölmeye başlamışlar. Sonuç olarak büyük kapanma gelmiş. Sokağa çıkma yasakları başlamış. Tabii bu yasaklara herkes gönülden katılıyormuş. Sokaklara sadece özel kıyafetli polisler ve yine özel kıyafet zorunluluğu getirilen kuryeler çıkabilmişler. Üretim tamamen durduğu için kıtlık da başlamış. Artık evlerde hem hastalıkla hem de açlıkla mücadele varmış. Bu mücadeleyi evlerinde veremeyen, aç kalan ve yaşadıkları evlerde yakınları ölen insanlar, sokaklara çıkmaya karar vermişler. Evlerinde açlıktan ölmek ya da delirmektense dışarıya çıkıp şanslarını denemek istemişler. Sokağa çıkan insanların karşısına çıkan polis ise kesin talimat almış, uyarı yapılacak, içeri girilmezse gözaltı veya dağıtmaya çalışma gibi risklere girilmeyecek, ateş açılacakmış. Bu hareket sonucunda yüz elliden fazla vatandaş polis kurşunuyla ölmüş. Sokağa çıkanlar ölülerini bırakarak kaçmak zorunda kalmışlar. Devleti yönetenler, sokağa çıkanların silahlı terörist olduklarını, virüs taşıdıklarını anlatmış. Haftalarca polisin büyük bir ayaklanmayı kahramanca nasıl bastırdığı propagandası yapılmış. Halkın bir kısmı bunlara inanmış. Yakınları, komşuları, arkadaşları ölenlerse neler olduğunu çok iyi biliyorlarmış. Kulaktan kulağa, elden ele, sosyal medya üzerinden gerçekleri anlatmaya başlamışlar. Tepkiler büyüdükçe iletişime kısıtlamalar gelmiş. Sonrasında ayaklanmalar, isyanlar… Tüm dünyada benzer direnişler yaşanmış ve benzer vahşetler uygulanmış. Sokaklara kan ve ölüm hakim olmuş. Halk zayıfladıkça yönetimler güçlenmiş. Baskılar artmış. 2026 yılına gelindiğinde ise hiç beklenmedik bir şey olmuş. Tüm uğraşlara rağmen başa çıkılamayan virüs kendi kendine ortadan kalkmış. Bu süre içerisinde dünya üzerinde iki milyardan fazla insan ölmüş. Kimi hastalıktan, kimi açlıktan, kimi polis kurşunuyla. Her ev, her aile kayıp vermiş. Benim babam hem annesini hem babasını kaybetmiş. Henüz yirmisinde tek başına kimsesiz kalmış.

Hepiniz hoş geldiniz. Ben Handan, sadece Handan. Bize yıllardır anlatılan kahramanlık hikayelerinin aslını anlattım kısaca sizlere. Birçoğunuz biliyorsunuz aslında. Salgın sonrası hızlanan robotlaşma, tüm üretimin insan elinden alınıp otomasyona dönüşmesine neden oldu. Bu sayede de her beş kişiden dördü işsiz kaldı. Aslında bunu da biliyorsunuz. Çalışan her beş kişiden biri kendi mesleğini yapıyor. Mesleğinin dışında kalan çalışanlarsa sadece açlıktan kurtuluyorlar. Kendi mesleğini yapanlardan sadece dört kişiden biri kazandığıyla istediklerini alabiliyor. Fakat bunların da sadece her ikisinden biri istedikleri yere, istedikleri zaman gidebiliyorlar. Onlar kimler mi? Hepiniz bu sorununun da cevabını biliyorsunuz. Bu yayını yaklaşık iki dakika sonra kesecekler. Bana da ulaşacaklar, bunu da ben çok iyi biliyorum. Hepimizin sağ bileğine yerleştirdikleri takip cihazları sayesinde nerede olduğumuzu ve ne yaptığımızı çok iyi biliyorlar. Bu yayını durdurmak için de sadece o sihirli sözcüğün ağzımdan çıkmasını bekliyorlar. Her bin kişiden sadece birinin rahatça yaşayabildiği bir toplum, insanlıktan çoktan uzaklaşmış demektir. Sizlere bunca zamandır söylenen yalanlara inanmaktan vazgeçmemiz gerektiğini söylüyorum. Sizlere hür olmadığımızı anlamamız gerektiğini söylüyorum. Sizlere köle olduğumuzu fark etmemiz gerektiğini söylüyorum. Sizlere özgürlüğümüz için mücadele etmemiz…. Pislikler, kestiler. Hareket etmeliyim hemen.’’

Handan, yayın yaptığı çatıdan hemen ayrıldı. Merdivenlerden hızla aşağıya doğru koşmaya başladı. Sekiz katlı binanın merdivenlerini çabucak indi. Amacı polis gelmeden oradan ayrılmaktı. Dış kapıyı açtığında, artık karşısında onlarca polis vardı. Geri dönmek istedi. Olmadı. Artık yüzüstü yerde yatıyordu. Belinin çukurunda bir polisin dizi. Elleri arkadan birleştirilmiş. Plastik kelepçe tam kontrol için bileğine yerleştirilmiş olan mikro devrenin üzerine bastırıyordu. Bir başka polis daha geldi. Dirseklerinden tutup kaldırdılar. Ayakları yere değmiyordu bile. Ekip arabasına bir çöp çuvalı gibi fırlatıverdiler. Ekip arabasının kapısı kapandığında neler olabileceğini düşünmeye çalıştı. Fakat bir türlü kafasını toparlayamadı. Camı olmayan küçücük kısımda, nefes almak bile güçtü. Göğsü sıkışıyor, nefes almaya çalıştıkça daha havasız kalıyordu. Damarları tamamen şişmiş, patlamak üzereydi sanki. Bir de bütün bunların üstüne araç hareket etti. Hızla giderken her dönemeçte savruluyor, aracın o duvarından diğer duvarına çarpıp duruyordu. Ter içinde aklından geçenleri kontrol etmeye uğraşıyor, başaramıyordu.

Araç merkezin önüne geldiğinde kapıyı açan polisler, Handan’ı baygın halde buldular. Aracın içerisinden sürükleyerek içeriye taşıdılar. Kendine geldiğinde küçük camından ışık sızan, büyük bir odadaydı. Henüz odayı incelemeye çalışırken, kapı açıldı. İçeri giren polislerden biri kelepçeyi kesip çıkardı. Emreden tonuyla ‘’Kalk! Kemer, toka, kolye, saat, ayakkabı, metal ne varsa çıkar ve şu kutuya koy!’’ dedi. Arabada savrulmaktan her yeri ağrıyordu. Dediklerini zor da olsa yaptı. Sonra başka bir polis ‘’Soyun!’’ Şaşkınca o tarafa döndüğünde diğerlerinin kahkahaları odayı kapladı. Aşağılamalar, tacizler, tehditler… Kaçmaya çalışmak geçti aklından, mümkün olmadığını bildiği halde. Bağırmak istedi. Fakat kim duyacaktı? Sonra iki polis ellerinden tuttu, gözlerini bağladılar. Başka bir odaya götürdüler onu. Fark edebildiği, odada kendinden başka üç kişinin olduğuydu. Artık tehdit yoktu. Dizlerinin üstündeydi. Az önce söylediklerini yapıyorlardı. Acı çekiyor ama bağıramıyordu. Gözünden akan yaşları bile aldılar elinden. Utancı tüm acısını bastırıyordu. İşkencenin insanlığın varoluşundan beri yapılıyor olmasının sebebi, herhalde yapanların bir süre sonra bundan zevk almaya başlamalarıydı. Sorular, sorular fakat cevabı yoktu hiçbirinin. Kimseyle beraber değildi. Herhangi bir örgüt de yoktu ortada. Tek istediği özgürce yaşamaktı. Bu işkence iki gün sürdü. Merkezin önündeki aracın kapısı açıldı. İçeriden yarı baygın çıkarılan kadın, arka koltuğa yatırıldı. İki polis ön tarafa oturdu. Kentin eski merkezine doğru yola çıktılar. Artık çöpe dönmüş olan deniz kenarından geçerken araç iyice yavaşladı. Rampaya doğru dar bir sokağın köşesinde durdu. Ön taraftan inen polis, arka kapıyı açtı ve orada yatan kadını çöplerin dibine bırakıverdi.

Hava karardığında kendine geldi. Yüzünde en ufak bir darbe izi bile yoktu. Bunu bilerek yapıyorlardı. Kalktı, etrafına bakındı. Nerde olduğunu anlamaya çalışıyordu. Burnuna gelen çöp ve ölmüş balık kokusundan Kadıköy’de olduğunu anladı. Evine birkaç sokak vardı. Sendeleyerek yürümeye çalıştı. Yıkık dökük binaların önünden geçti. Ayyaşı gördüğünde yanına yaklaştı ve iki sigara sarmasını istedi. Beklerken dayanamadı, yere oturuverdi. Sigaraları uzatan ele parasını koydu. Kalkacak durumda değildi. Ayyaş elinden tuttu. Destekle birlikte ayağa kalktı. Tuttuğu eli bırakmadan yürümeye başladı. Evin olduğu kata çıktıklarında, bir ömür geçmişti sanki. Elleri titriyordu. Anahtarı tuttuğu ele uzattı. Kapı açılıp içeri girdiklerinde ışığı açmaya niyetlendi, sonra vazgeçti.

İkinci sigarayı yaktığında çıkan duman, duvardaki gölgelere karışmaya başladı. Artık dans bitmiş, gölgeler sabitlenmiş, duman havada asılı kalmıştı. Sanki beyni de duman kaplıydı şimdi. Sağ kolu, avucu yukarıya doğru açık koltuğun kenarına düştü. Gözü bileğine yerleştirilmiş olan mikro devreye takıldı. Sokağa doğru kaydı bu sefer gözleri. Denizlikte duran falçatayı gördü. Sol eli fark etmeden onu almıştı bile. Sert bir acı hissetti sağ elinde. Bu, merkezde hissettiği acı ve utançtan fazla değildi. Bileğindeki devreyi çıkarmıştı artık. Süzülen sıcaklığı hissediyordu. Hafifçe gülümsedi. Şimdi hiç olmadığı kadar özgürdü. Sendeleyerek kalktı, duvara gölgelerin yanına gitti. Gölgelerin arasına bir şeyler yazmaya çalıştı. Şimdi yavaş yavaş ayakları uyuşmaya başlamış, onu taşıyamaz hale gelmişlerdi. Usulca yere çöktü. Bu şekilde özgürce uyumak istiyordu.

Ayyaş, dün akşam bıraktığı Handan’ın kapısına vuruyordu. Akşam yalnız kalmak istediğini düşünerek, kapıyı çarpıp kaçarcasına oradan ayrılmıştı. Ne durumda olduğunu merak ediyordu. Komşular da gürültüye geldi. Fakat Handan kapıyı açmıyordu. Ayyaş dayanamadı, kapıya bir omuz attı. İçeri girdiklerinde duvarın dibinde Handan’ın cansız bedenini buldular. Açık kalan ela gözleri matlaşmış, dudaklarında tebessüm sanki donmuş kalmıştı. Duvardaysa “Eğer uğruna ölmeye hazır değilsen, özgür olamazsın.” ve “Ben artık özgürüm.” yazıyordu.

Ayyaş Handan’ın duvar dibinde fotoğraflarını çekti. Odadan koşarak çıktı. Fotoğrafları, hemen internete yükledi. Kendine ne olacağını düşünmedi bile. Şimdi herkes Handan’ın fotoğraflarına ve duvardaki yazılara bakıyordu. Hepsinin gözleri donmuş, anlamsız.

Ayyaşa ne mi oldu? Kimse bir daha görmedi. Söylentiye göre o da özgürlüğü seçti.

8 Ocak 2021

Yazarın diğer öykülerini okumak için tıklayınız.

Hızlı İletişim
Merhaba. Size nasıl yardımcı olabiliriz?